İNKARCILAR MÜCADELEYİ NASIL ENGELLEMEYE ÇALIŞIRLAR?

Müslümanların mücadelesini engellemeye çalışan kişilerin başvurdukları belli yöntemler vardır. Kendi akıllarınca bu yöntemleri uyguladıkları takdirde, Müslümanların azim ve şevklerini kırabileceklerini, onları güçten düşürebileceklerini sanırlar. Kimi zaman sinsice kimi zaman da açıktan açığa bu yöntemlere başvurabilirler. Allah, "... Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler..." (Bakara Suresi, 217) ayetiyle bu ahlaktaki kimselerin, müminleri dinlerinden çevirebilmek için sürekli çaba göstereceklerini bildirmiştir.


Birazdan bu insanların uyguladıkları taktiklerin bazılarını ele alacağız. Ancak bu yöntemleri incelerken unutulmaması gereken önemli bir husus vardır. Bu kişiler, gizli metodlar kullandıklarında da açıkça çaba gösterdiklerinde de, Müslümanları pasifize etmeyi, Allah'ın izniyle, başaramayacaklardır. Herşeyi yaratanın Allah olduğu gerçeğini tam anlamıyla bir türlü kavrayamayan bu insanlar, Allah dilemedikçe kendilerinin hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini de anlayamazlar. Bununla birlikte, Allah'ın iman edenleri koruduğundan, onları mutlaka başarıya ulaştıracağından da gafildirler. Üstelik gerçek yüzlerini kimsenin fark etmediğini ve bu yönlerinin açığa çıkmayacağını sanarak da büyük bir yanılgıya kapılmışlardır. Allah müminlere, kalplerinde hastalık bulunanların bu yönlerini mutlaka ortaya çıkaracağını bildirmiştir:


İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı. Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar? (Muhammed Suresi, 28-29)


Boş İşlerle Oyalamaya Çalışarak Müslümanların Dikkatlerini Dağıtmayı Hedeflemeleri


Bir mümin için zaman son derece değerlidir ve iman eden kimse geçirdiği her anı Allah rızası için en güzel şekilde değerlendirmeye çalışır. İman edenlerin hayatları boyunca yerine getirmeleri gereken pek çok sorumluluk vardır: Mümin, imanını güçlendirmek ve derinleştirmek, ahlakını güzelleştirmek için gayret göstermeli, insanlara gerçek din ahlakını anlatmak için çaba harcamalı, din dışı ideolojilerle fikri alanda mücadele etmeli, ihtiyaç içinde olanlara yardım ulaştırmalı, sürekli salih amelde bulunmalıdır. Diğer bir deyişle müminlerin, bu sorumluluklardan kendilerini alıkoyabilecek her türlü boş işten sakınmaları gerekmektedir. Rabbimiz, bir ayetinde iman edenlerin bu özelliğini, "Onlar 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir" (Müminun Suresi, 3) şeklinde bildirmiştir. Bir başka ayette ise iman edenlerin boş şeylerle karşılaştıkları zaman, bunlardan yüz çevirdikleri şöyle buyurulmuştur:


'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler. (Kasas Suresi, 55)


Müslümanları engellemeye çalışan kimseler ise, boş ve yararsız işleri gündemde tutarak, müminleri oyalamak isterler. Böylece, iman edenlerin dikkatlerini dağıtacaklarını, onları işlerinden alıkoyabileceklerini düşünürler. İnsanları Allah'tan uzaklaştıran, ahirette hesap vereceklerini unutturan ve gaflete daldıran konuları tercih ederek ve bu konuları ön plana çıkararak müminleri de bunlarla oyalayabileceklerini sanırlar. Bu tarz insanların söz konusu özellikleri bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:

 


İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boşve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır. (Lokman Suresi, 6)


Müslümanlara fayda sağlayacak konular yerine hiçbir değeri olmayan konulara yönelirler. Çevrelerindeki Müslümanların imanlarının güçlenmesine vesile olacak bir iman hakikati yerine, dünya hayatının geçici değerlerini ön plana çıkaran konuları aktarırlar. Örneğin, son moda giyim tarzının ne olduğu, yeni çıkan araba modelleri, hangi lokantanın son zamanlarda daha ünlü olduğu, hangi tatil mekanlarında daha çok eğlenecekleri gibi konuları sürekli gündemde tutarlar. Bu konulara önem vermelerinin nedenlerinden biri, söz konusu insanların gerçek Müslüman ahlakını kazanmak yerine cahiliye yaşantısına özenmeleridir. Elbette Müslümanlar da bu konular hakkında sohbet ederler ve sosyal yaşam içindeki gelişmelerden haberdar olurlar. Ancak tüm bunların dünya hayatının geçici bir süsü olduğunu da unutmazlar. En güzel kıyafeti yaratanın, en konforlu arabayı yapanın, en güzel tatil mekanlarını var edenin Allah olduğunu bilirler ve eğer Rabbimiz bu nimetlerden kendilerine sunarsa, bunun için Allah'a şükrederler. Gördükleri tüm güzelliklerin Rabbimiz'in birer tecellisi olduğunun bilinciyle, yalnızca Allah'a yönelir ve her türlü nimet için Allah'a hamd ederler.


Müslümanları pasifize etmek isteyen kimseler ise, seçtikleri konularla ve bu konuları anlatırken kullandıkları üsluplarıyla hesap gününü göz ardı eder, dünya hayatı sanki hiç sona ermeyecekmiş gibi davranırlar. Böylece, Müslümanların da kendileriyle birlikte dünya hayatına aldanacaklarına inanırlar. Oysa bu kişilerin, başvurdukları bu yöntemle başarıya ulaşmaları mümkün değildir. Çünkü Rabbimiz'in Kuran'da bildirdiği önemli mümin özelliklerinden biri, yukarıda da belirttiğimiz gibi, boş işlerden yüz çevirmektir. Samimi olarak iman eden bir kimse, vicdanının ilhamıyla hangi işin boş ve yararsız, hangi işin hayırlı ve faydalı olduğunu hemen kavrar ve gereken tedbiri alır. Allah Kuran'da, cennetin özelliklerini bildirirken, müminlerin orada boş ve saçma hiçbir söz işitmeyeceklerini de haber vermiştir:


İçinde, ne 'boşve saçma bir söz' işitirler, ne bir yalan. (Nebe Suresi, 35)
Onda 'boşbir söz' işitmezler; sadece selam(ı işitirler)... (Meryem Suresi, 62)


Dünya hayatında kendilerini cennet için hazırlayan tüm iman sahipleri de bu gerçeğin bilinciyle hareket eder ve dünya hayatına aldanıp, boş şeylere dalmazlar. Müminlerin bilincinde oldukları bir başka gerçek de, Rabbimiz'in, insanları Allah yolundan alıkoymak isteyen kimselerin tüm işlerini boşa çıkaracağıdır. Ayette şöyle buyurulmuştur:


Onlar ki inkar ettiler ve Allah'ın yolundan alıkoydular, (işte Allah da) onların amellerini giderip-boşa çıkarmıştır. (Muhammed Suresi, 1)


Tedbir Almalarını Engelleyerek Müslümanları Savunmasız Bırakmaya Çalışmaları


İman edenlerle inkarcılar arasındaki fikri mücadele tarihin her döneminde devam etmiştir. Kuran'da peygamberlerin ve onlara biat eden müminlerin, din ahlakını yaymak için gösterdikleri çabanın karşılığında inkar edenlerin iftiralarına maruz kaldıkları, suçsuz yere tutuklandıkları, yurtlarından çıkarıldıkları ve hatta öldürüldükleri haber verilmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ve sahabenin hayatı da, bu büyük mücadelenin en önemli örneklerinden biridir. Mekkeli müşrikleri Bir ve Tek olan Allah'a iman etmeye davet eden Peygamberimiz (sav), müşrikler tarafından ölümle tehdit edilmiş, müşriklerin akıl almaz iftiralarıyla karşılaşmış ve tüm bu baskıların neticesinde yanındaki müminlerle birlikte Medine'ye hicret etmiştir.


Peygamberimiz (sav) döneminde yaşayan ve müminleri engellemek isteyen kişiler ise böylesine zor koşullarda dahi tavırlarıyla ve üsluplarıyla, müminleri gerekli tedbirleri almaktan engelleyecek bir yol izlemişlerdir. Peygamberimiz (sav)'e ve sahabeye destek olmak için hiçbir hazırlık yapmadıkları gibi, müminleri karşı karşıya oldukları durumun boyutları hakkında da yanlış bilgilendirmeye çalışmışlardır. Rabbimiz'in, "Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı..." (Tevbe Suresi, 46) ayetiyle buyurduğu gibi asıl amaçları mücadeleden kaçmak olan bu insanlar, hiçbir hazırlık yapmayarak etraflarındakilere "hazırlık yapmayı gerektirecek önemli bir durum olmadığı" mesajını vermek istemişlerdir. Böylece hem müminlerin mücadele şevkini kırmayı hem de herhangi bir durumda müminleri savunmasız bırakmayı hedeflemişlerdir.


Tedbirli davranmak ve her koşula karşı hazırlıklı olmak ise mümin özelliklerinden biridir. İman edenler, hem kendi sosyal yaşamlarında hem de tüm Müslümanları ilgilendiren konularda her türlü ihtimali düşünerek hareket eder, alınması gereken her türlü tedbiri kapsamlı olarak düşünür ve alırlar. Müslümanları pasifize etmeye çalışan insanlar da, yanlış bilgilendirmelerle ya da kendi çarpık mantıklarını müminlere kabul ettirmeye çalışarak, iman edenleri tedbir almaktan alıkoymak isterler. Bunun için uyguladıkları yöntemlerden biri de, gerçek din ahlakını yaşamayan bazı insanları da müminlere dost göstermeye çalışmak, böylece müminlerin bu tarz kişilerin neden olabileceği durumlara karşı önlem almalarını engellemektir.


Bazı insanların sapkın inanışlarına göre, bir kişinin "inandım" demesi mümin kabul edilmesi için yeterlidir. Halbuki bu çok yanlış bir bakış açısıdır. Şüphesiz iman ettiğini söyleyen bir kişinin bu ikrarı son derece önemli ve değerlidir. Ancak bunun tavır ve davranışlarla da desteklenmesi, kişinin sözünün inanılır ve güvenilir olması için şarttır. İman ettiğini söyleyen Bedeviler için Rabbimiz'in Kuran'da bildirdiği, "... Siz iman etmediniz; ancak 'İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir...'" (Hucurat Suresi, 14) ayetiyle, "iman ettik" demekle imanın kalbe yerleşmeyebileceğine işaret edilmektedir. Bununla birlikte Allah, iman edenleri mutlaka sınayacağını, "iman ettik" demekle insanların bırakılmayacağını buyurmaktadır: "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebut Suresi, 2)

 


Samimi olarak iman eden bir kimse, helal ve haramlara uyma konusundaki hassasiyeti, Kuran'da bildirilen tüm hükümleri eksiksiz yerine getirmesi, kararlılığı, sabrı, tevekkülü, sadakati, Allah'a teslimiyeti, kadere imanı, şükrü, tevazusu ile imanının ve dindarlığının derinliğini ortaya koyar. Pasifizmi hakim etmeye çalışan kişilerin olayları değerlendirişinde ise bambaşka ölçüler vardır. Bu ölçülerin başında menfaatleri gelmektedir. Menfaat sağlayacağını düşündükleri kimseleri, yukarıda saydığımız mümin özelliklerinin hiçbirini göstermeseler dahi, mümin olarak kabul edebilirler. Müslümanlara da bunu kabul ettirmeye çalışırlar. Kendilerine göre iyilik ve kötülük ölçüleri vardır. Bu batıl ölçülere göre, kendilerine gelecek sağlayacağını umdukları bir insanı -ahlakını hiç göz önünde bulundurmadan- "iyi insan" olarak adlandırabilirler. Dünyevi menfaatlerine engel olacağına inandıkları bir insanı ise, kolaylıkla "kötü" olarak tanımlayabilirler. Bu nedenle, Allah'ın sınırlarına uymayan kimselerle dostluk kurmakta, onları koruyup kollamakta bir sakınca görmezler.


Örneğin, Müslüman olduğunu söyleyen ancak kumar oynayan bir insanın, ya da iman ettiğini söyleyen fakat 5 vakit namaz konusunda hassasiyet göstermeyen bir insanın yanlış yolda olduğunu kabullenmezler. Namaz kılan ancak haksız kazanç sağlamaya devam eden, oruç tutan fakat ihtiyaç içinde olanlara yardım etmeyip mal hırsı yapan, yalan söyleyen bir kimsenin aslında hatalı bir tutum içinde olduğuna inanmaz, tam tersine bu insanların hatalarını savunmaya çalışırlar. Bir insan cahillikten, bilgi eksikliği nedeniyle ya da vicdanını tam kullanmadığı için bir hata olarak Kuran ahlakını eksik uygulayabilir, ancak kendisine hatırlatıldıktan, doğru olan anlatıldıktan sonra bu tavrından hemen vazgeçmesi gerekir. Samimi bir insan doğruyu görür görmez, ona uyar ve hatalı tutumunu hemen terk eder. Burada kast edilen samimiyetle hata içinde olan kimseler değildir. Pasifizmi yaymaya çalışan insanların ısrarla savunmaya devam ettikleri kişiler, bildikleri halde doğruya uymayan, Allah'ın hükümlerini gayet iyi anladıkları halde tavırlarında bir değişiklik yapmayan, buna rağmen "Müslüman olduğunu" iddia eden kişilerdir.


Aslında bu tarz kişilere cahiliye toplumu içinde sıkça rastlanabilir. Bunlar dinin hükümlerini tam anlamıyla uygulamamalarına rağmen dini açık açık da reddetmezler. Zaman zaman namaz kılar, kimi zaman oruç tutar, kendilerine sorulduğunda "asla kötülük istemediklerini" söyler, ancak Allah'ın pek çok emrini yerine getirmemekte bir mahsur görmezler. Arada sırada, haram olan bir fiili işlemekten de çekinmez, iyi niyetli olduklarını iddia ederek Allah'ın kendilerini bağışlayacağını söylerler. Bu kişilere göre kimi zaman namazları kaçırmanın, çoğu zaman sabah namazına kalkmamanın, arada kumar oynamanın, gerektiğinde faiz kullanmanın, sağlık sorunu gibi meşru bir sebebi olmasa da bazı günler oruç tutmamanın mahsuru yoktur.

Oysa tamamen çarpık bir mantığın ürünü olan bu yorumlar, Kuran ahlakına aykırıdır. Yine de bu kişiler, davranış tarzlarının doğru olduğundan çok emindirler. Büyüklerinden böyle gördüklerini, bu yaptıklarının geleneklerine uygun olduğunu öne sürerler. Bu tavırları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)


Bu tarz insanların en tehlikeli yönleri ise, geleneklerine ve batıl anlayışlarına dayanarak peygamberlerin anlattığı hak dine uymayı reddetmeleridir. Atalarından böyle gördüklerini söyleyerek çirkin hayasızlıklar işlemeye devam eder ve hatta Allah'ın kendilerine bunu emrettiği yalanını söylerler. (Araf Suresi, 28) Peygamberlerin ve elçilerin davet ettiği yola uymaz, ısrarla ve pervasızca atalarının yolunun doğru olduğunu iddia ederler. (Araf Suresi, 70) Vicdanlarıyla peygamberlerin tebliğ ettiklerinin doğru ve hak olduğunu bildikleri halde, bunu "daha önceki atalarından duymadıklarını" (Kasas Suresi, 36) öne sürerek ahlaksızlıklarına devam ederler. Bu nedenle Müslüman olduklarını öne sürdükleri halde, samimi Müslümanların karşısında yer alır, Allah'ın Kuran'da emrettiği ahlakı kendileri yaşamadıkları gibi diğer insanların yaşamasına da engel olmaya çalışırlar. Bu kişileri "Müslümanlara karşı olan Müslümanlar" olarak adlandırmak mümkündür.


Pasifliği savunan kimseler de samimi müminlere karşı, sözde Müslüman olduğunu söyleyen bu tarz insanlarla işbirliği yaparlar. Çünkü aynı bu kimseler gibi, pasiflik taraftarları da açıkça dini reddettiklerini söyleyemez, dini kısmen uygulayarak kendilerine haklı zemin oluşturmaya çalışırlar. Ayrıca böyle bir yapının varlığı, kendi ahlaksızlıklarını kamufle edebilmek için de önemli bir fırsattır. Müslümanlara da bu sapkın bakış açısını telkin etmeye çalışır ve bu yönleriyle de Müslümanları engellemeyi amaçlarlar.


Daha önce de belirttiğimiz gibi, din dışı ideolojilere karşı yürütülen fikri mücadele müminlerin önemli sorumluluklarından biridir. Pasifizm taraftarlarına göre ise, din ahlakından uzak bir kimse dahi "dost" kabul edilebileceği için böyle bir mücadele ortamı da doğal olarak ortadan kalkmaktadır.
Halbuki, Rabbimiz Kuran'da bizlere Müslüman olduklarını söyledikleri halde, aslında iman etmeyen insanların gerçek yüzünü haber vermiştir. Bunlar, Müslümanlarla karşılaştıklarında "iman ettiğini" söyleyen, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, "... Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz" (Bakara Suresi, 14) diyen kimselerdir. Böyle bir ikiyüzlülük içinde olan kimselere müminlerin asla güvenmeyeceği açıktır. Çünkü bu kimseler, menfaatleri ile çatışmadığı müddetçe iman edenlere dost görünürken, en küçük bir çatışmada ters dönecek ve hatta müminler aleyhinde tuzaklar kurmaya kalkışacaklardır. Bu, Peygamberimiz (sav) dönemindeki müşriklerin gösterdikleri ahlakın bir benzeridir. Mekkeli müşriklerin bir kısmı da, Peygamberimiz (sav)'le anlaşma imzalamalarına rağmen her fırsatta anlaşma hükümlerini bozmaya kalkışmış, müminlere karşı tavırlarını açıkça ortaya koymuşlardır. Rabbimiz ayetinde şöyle bildirmiştir:


Nasıl olabilir ki!. Eğer size karşı galip gelirlerse size karşı ne 'akrabalık bağlarını', ne de 'sözleşme hükümlerini' gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalpleri ise karşı koyar. Onların çoğu fasık kimselerdir. (Tevbe Suresi, 8)


Sözleri ile müminleri hoşnut kılmaya çalışan ancak kalben hak dine karşı direnen kimselerin gerçek yüzü "iş kararlılık gerektirdiği zaman" ortaya çıkar. Allah, müminlere "iş kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, Allah'a sadakat göstermelerini" (Muhammed Suresi, 21) emretmiştir. Allah'tan gereği gibi korkmayan, yaptıklarının ahirette hesabını vereceğini kavrayamayan kimseler böyle anlarda kendilerini belli ederler. Dolayısıyla samimi olarak iman edenlerin, bu kişileri teşhis etmeleri oldukça kolaydır. Her ne kadar dinde pasif davrananlar, -kendilerine pek çok yönden benzeyen- bu kişilerin esasında samimi olduklarını, dini eksik bildikleri için tam manasıyla uygulayamadıklarını söyleyerek onları savunsalar da, müminler durumun farkındadırlar. Zira bunlar, bilmediklerinden değil bildikleri halde, kabul etmediklerinden hak dini yaşamamaktadırlar. Yaşam tarzlarıyla, ahlaklarıyla ruh hallerini ve mantık örgülerini gözler önüne seren bu insanlara karşı, müminler doğal olarak mesafeli yaklaşacak, bunlara karşı içten bir sevgi ve saygı beslemeyeceklerdir. Allah'ın koyduğu sınırları korumayan, Kuran ahlakını gereği gibi yaşamayanlara sevgi besleyenler, din ahlakını yaşamakta çekimser davrananlar, Müslümanları pasifize etmeye çalışanlardır. Müminlerin ise Allah'a ve Resulüne karşı olanlarla hiçbir dostluk bağı kurmadıkları ayette şöyle bildirilmiştir:


Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendi'nden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)


İnkar Edenleri Kullanarak İman Edenleri Yılgınlığa Sürüklemeyi Amaçlamaları


Yukarıda anlattığımız gibi, din ahlakını yaşamakta çekimser davranıp Müslümanları da engellemek isteyenler, Allah'a iman etmeyen ve Kuran ahlakını yaşamayanlarla rahatça dostluk kurabilirler. Ancak genellikle bu kişilerle gizliden gizliye bir arkadaşlık kurar ve mümkün olduğunca bu arkadaşlıklarını müminlere hissettirmemeye çalışırlar. Müminlerden bunu fark edenler olduğunda ise çeşitli yalanlar uydurarak, esasında onlarla gerçek bir dostluklarının olmadığını, sadece teknik bazı sebeplerden dolayı görüştüklerini iddia ederler. Allah onların yalan söylemekte olduklarını şöyle haber vermektedir:


Allah'ın kendilerine karşı gazablandığı bir kavmi veli (dost ve müttefik) edinenleri görmedin mi? Onlar, ne sizdendirler, ne onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin ediyorlar. (Mücadele Suresi, 14)


Burada belirtmek gerekir ki, sosyal yaşam içerisinde mümin farklı görüşleri olan kişilerle ilişki içinde olabilir, bu son derece doğaldır. İlişki içinde olduğu tüm insanlara karşı da nezaketlidir. Ancak kalben gerçek sevgi ve saygı elbette sadece iman edenlere yöneltir. Müminlerin tek dostu, velisi ve yardımcısı Allah, O'nun Resulü ve samimi olarak iman eden diğer müminlerdir. Ayette şöyle buyurulmuştur:


Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)


Kalplerinde hastalık bulunanlar ise, Allah ve Resulüne çağırıldıklarında, "kaçabildiklerince kaçarlar." (Nisa Suresi 61) Elçiyi ve müminleri dost edinmek yerine, inkar edenlerle samimiyet kurarlar. Bu kişilerin inkar edenlerle dostluklar kurmalarının ardında ise pek çok sinsi plan vardır. Öncelikle, ayetlerde de buyurulduğu gibi, bu insanlar asıl olarak hangi tarafta olduklarına karar verememiş kimselerdir. Bir yandan müminlerle hareket ederken bir yandan da içten içe inkar edenlerin yaşam tarzına özlem duyarlar. Kesin kararlı olmadıkları ve bir gün müminlerle ilişkilerini tamamen koparma ihtimalleri olduğu için, diğerleriyle de ilişkilerini tamamen kesmezler. Gerçek anlamda iman eden bir kişininse yaşamı boyunca müminleri dost edineceği onlardan uzakta bir hayatı aklından bile geçirmeyeceği açıktır.


Nitekim Allah onların bu kararsızlığını "Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla...." (Nisa Suresi, 143) ayetinde bildirmektedir. Tedirginliklerinin bir diğer nedeni de inkar edenlerle gizliden gizliye işbirliği yaparak müminler aleyhinde tuzaklar kurmalarıdır. Bu şekilde müminlere zarar verebileceklerini, onların fikri mücadelelerine engel olabileceklerini sanırlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) dönemindeki münafıkların, Allah'ın Resulünden ayrı bir mescid edinmeleri ve burada müminler aleyhinde inkar edenlerle işbirliği yapmaları bu durumun örneklerindendir. Ayette şu şekilde bildirilmektedir:

 

Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), mü'minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir. (Tevbe Suresi, 107)


Ayette de bildirildiği gibi, bu kimselerin en belirgin özelliklerinden biri de tüm bunları yaparken "iyi niyetli olduklarını" iddia etmeleridir. Oysa amaçları Müslümanlara fayda sağlamak değil, tam tersine inkar edenlerle işbirliği yaparak Müslümanlara engel olabilmektir. Gerçekten iyilik isteyen bir insanın, Allah ve elçisinin yoluna uyacağı açıktır. Müminler Allah'ın ve elçisinin vaadinin hak olduğunu, muhakkak gerçekleşeceğini bilir ve yalnızca Allah'ı, elçisini ve müminleri sır dostu edinirler. Bu insanlar ise bir taraftan müminlerin arasında bir hayat sürerken bir taraftan da inkar edenlerle sıcak bağlantılarını gizlice devam ettirirler. Bu kişiler, insanlardan gizlediklerini Rabbimiz'den gizleyemeyeceklerini ise asla kavrayamazlar. Bilinçaltlarını da, gizli planlarını da tüm detaylarıyla Allah'ın bildiğini anlayamazlar. Onlar gizli konuşmalar yaptıklarını ve kendilerine gizliden gizliye dostlar edindiklerini zannederlerken de, Allah onların her anlarına şahit olmakta ve melekler de yaptıklarını kaydetmektedirler. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:


Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa O, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken,' onlarla beraberdir. Allah, yaptıklarını kuşatandır. (Nisa Suresi, 108)


Yoksa onlar; gerçekten Bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (herşeyi) yazıyorlar. (Zuhruf Suresi, 80)


Oysa unutmamak gerekir ki, müminlere göstermeyip, inkar edenlere yönelttikleri sevgi ve ilgi, bu kişilerin ahirette büyük pişmanlık yaşamalarına neden olabilir. Bunlar, kişiyi doğru yoldan ayırabilecek, insanı muhakkak yapayalnız bırakacak sahte bağlardır. Dünyadayken bu gerçeği fark etmekten ısrarla kaçınanlar, hesap gününde pişmanlıklarını açıkça ifade edecek, ancak artık o gün onlar için geriye dönüp yaptıklarını telafi etme imkanı olmayacaktır. Ayetlerde şöyle buyrulmuştur:


O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım, vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmışoldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (Furkan Suresi, 27-29)


Suni Krizler ve Kargaşa Ortamları Oluşturarak Müslümanları Meşgul Etmeye Çalışmaları


Daha önce Müslümanları engellemek isteyen kişilerin, umursuz tavırlarıyla müminleri tedbir almaktan ve mücadeleden alıkoymaya çalıştıklarını belirtmiştik. Bu insanlar kimi zaman içinde bulunulan risklere karşı tedbir alınmasını engellemeye çalışırken, kimi zaman da ortada hiçbir konu yokken suni krizler oluşturarak müminleri tedirgin etmeye çalışırlar.


Söz konusu kişilerin en belirgin özelliklerinden biri korkak ve tevekkülsüz olmalarıdır. Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edemeyen bu insanlar, kader gerçeğini de tam anlamıyla kavrayamazlar. Yaşanan her anın, karşılaşılan her olayın Allah'ın takdir ettiği bir kader içinde gerçekleştiğini anlayamazlar. Oysa her insan günlük yaşamında umulmadık olaylarla karşılaşabilir. Kendisine bir haksızlık yapılabilir, bir iftiraya uğrayabilir, sözlü ya da fiili bir saldırıya maruz kalabilir… Allah'a tevekkül eden bir Müslüman, böyle durumlarda da kaderi unutmaz ve herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu göz ardı edip korkmaz, sıkılmaz ya da üzülmez. Hayatının her anı gibi bunların da kaderin bir parçası olduğunu bilir ve başına gelenleri büyük bir olgunlukla karşılar. Hatta kimi zaman tevekkülden uzak bir insanın korkup kaygılanabileceği olaylarla karşılaşabilir. Örneğin, bütün mal varlığını bir anda yitirebilir, çocuğunu kaybedebilir, eğitim hayatı tehlikeye girebilir, işinden ayrılmak zorunda kalabilir, en yakınlarından birinin amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenebilir...

Ama Müslüman hiçbir olay karşısında kaygılanmaz. Allah'ın her an yanında olduğunu bilir, O'na dayanıp, güvenir. Bütün bu ve benzeri durumlarda Allah'a karşı sarsılmaz bir tevekkül ve teslimiyet içindedir. Allah'ın kendisi için yaratmış olduğu kaderden kalben razıdır ve o kaderin hiçbir değişiklik olmadan işlediğini unutmaz. Allah, insanların yaşayacakları her olayın bir kitapta kayıtlı olduğunu ve insanların, kitaplarında yazılı olanlar dışında hiçbir şey yaşayamayacaklarını pek çok ayetiyle haber vermiştir. Bu ayetlerden biri şöyledir:


...Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)


Allah'tan gereği gibi korkmayan bu kişiler ise, Allah'ın "Herhalde içlerinde 'dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından' siz, Allah'tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların 'derin bir kavrayışa sahip olmamaları' dolayısıyla böyledir." (Haşr Suresi, 13) ayetinde bildirdiği gibi insanlardan çok yoğun şekilde korkarlar. Bu yüzden de Allah'ın "... Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının..." (Münafikun Suresi, 4) ayetinde belirttiği gibi herşeyi kendileri aleyhinde sanırlar. Kuran ahlakını yaşamak konusunda gevşek davrandıklarından Müslümanların aralarında olmalarına rağmen Allah'ın, "Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur." (Tevbe Suresi, 56) ayetinde bildirdiği gibi korku ve endişelerle dolu bambaşka bir ruh hali içinde yaşarlar. Bu tedirginliklerini, suni krizler ve kargaşa ortamları oluşturarak müminlere de yansıtmak isterler. Korkak oldukları için en ufak bir konu onlar için kriz ve kargaşa demektir, herşeyin kader içinde yaşandığını düşünmezler. Bu kişiler ruh halleriyle sadece kendilerini değil kendileri gibi zayıf imana sahip başkalarını da etkileyebilirler. Ruh hallerinde baskın olan şiddetli panik ve korku halini özellikle onlara da hissettirmeye çalışırlar. Böylece taraftar edinmek için ortada korkacak ya da paniğe kapılacak bir durum varmış izlenimi oluşturarak tedirginlik meydana getirmeyi hedeflerler.


Allah'ın "... siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı..." (Hadid Suresi, 14) ayetinde bildirdiği gibi kuşkulara kapılmışlardır. Müminlerin -Allah'ın izniyle- üstün geleceklerine kalben inanmadıkları için, ilk bakışta aksilik gibi görünen her olayı abartılı şekilde sunarak, Müslümanların içinden çıkılması zor, çözümsüz bir durumla karşı karşıya kaldıkları izlenimini oluşturmaya çalışırlar. Kargaşa ve kriz ortamının Müslümanların gücünü azaltacak bir durum olduğunu düşündüklerinden, bu yöndeki en küçük bir gelişmeyi bile çok büyük bir felaketmiş gibi yorumlayarak, Müslümanlar içinde kargaşa meydana getirmek isterler. Halbuki iman edenler, şer gibi görülen bir olayın hayır, hayır gibi görülen bir olayın ise şer olabileceğini bildiklerinden, yaşadıkları her anın -ne tür zorluklar içerirse içersin- Rabbimiz tarafından pek çok hikmetle yaratıldığına iman ederler. Kadere teslim olup hiçbir endişeye kapılmadan yaşarlar. Kendilerini pasifize etmeye çalışan insanların kargaşa oluşturmaya yönelik her türlü tuzağının ise, "... Gerçekten Allah, kafirlerin hileli-düzenlerini boşa çıkarıcıdır" (Enfal Suresi, 18) ayetinde buyurulduğu üzere neticeye ulaşmayacağının bilincindedirler.


Felaket Haberciliği Yaparak İman Edenlerin Azimlerini Kırmaya Çalışmaları


Din ahlakını tam anlamıyla yaşamakta çekimser davranan ve Müslümanları pasifize etmek isteyen insanların en belirgin özelliklerinden bir diğeri de sürekli olarak olumsuz konuşmalar yapmalarıdır. Din ahlakını tam anlamıyla kavrayan, Kuran'ı tüm hayatında uygulayan bir insan ise hiçbir zaman olumsuz düşünmez ve Allah'ın rahmetinden bir an olsun bile ümit kesmez. Bu, Allah'ın Kuran'da birçok ayetiyle bildirdiği önemli bir mümin özelliğidir:


… Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez. (Yusuf Suresi, 87)


De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53)


Ümitsizlik, insanların maddi-manevi güçlerini zayıflatan, onlara moral bozukluğu, şevksizlik, karamsarlık ve mutsuzluk veren, iman etmeyenlere ait bir özelliktir. Pasifliği savunan insanlar kendileri ümitsiz oldukları gibi, Müslümanların da ümitsizliğe kapılmalarını ve bu şekilde şevklerini ve heyecanlarını kaybetmelerini hedeflerler. Müminlerin, yaşadıkları olaylarda hep hayır ve hikmet görmelerini ise anlayamazlar. Kendilerinin felaket gibi gördükleri olayların, aslında birçok yönden olumlu gelişmelere aracı olacak, Allah'ın çeşitli hikmetlerle yarattığı olaylar olduğunu bir türlü kavrayamazlar. Bu nedenle sürekli felaket haberciliği yapar, Müslümanları insanlardan korkmaya, fikri mücadelelerini bırakmaya çağırırlar. Müminleri ümitsizliğe düşürmek isteyenlerin, peygamberlerin döneminde de benzer konuşmalar yaptıkları Kuran'da bildirilen bir durumdur. Örneğin Peygamberimiz (sav) döneminde de bazıları, müminleri ümitsizliğe sevketmeye çalışarak, onlara karşı insanların toplandığını söylemiş, kendi akıllarınca böylece müminleri mücadeleden alıkoymaya çalışmışlardır:


Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)


Ayette de görüldüğü gibi, bu insanlar görünürde müminlere iyilik yapmakta, onları sözde "dostça" uyarmaktadırlar. Oysa, asıl amaçları müminlerin gözlerini korkutmak ve onları yıldırmaya çalışmaktır. Ancak salih müminler onların bu üsluplarının etkisi altında kalmazlar. Ayette de buyurulduğu üzere samimi olarak iman edenler, bu insanlara "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyerek, onların felaket haberciliği yapmalarından etkilenmezler. Rabbimiz Kendisi'ne teslim olan ve tevekkül edenlere verdiği güzel karşılığı ise bir sonraki ayette şöyle bildirmektedir:


Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 174)


Pasifizmi savunanların sandıklarının tam tersine, iman edenler ve Allah'ın rızasına uyanlara bir kötülük dokunmaz ve onlar Rabbimiz tarafından nimetlendirilirler. Bu insanların, müminlerin zor durumda kalacaklarına dair yanılgılarının temel nedenlerinden biri ise, cahiliye ahlakını yaşayanların sayıca çok, salih müminlerin de sayıca az olmasıdır. Bu kişiler, sayıca fazla olmalarının inkar edenlere fikren bir üstünlük sağlayacağını zannederler. Oysa bunun ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu Allah Kuran'da bildirmiştir:


... Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara Suresi, 249)


Söz konusu kişiler müminlere ümitsizlik vermek için, yapılacak olan her yeni hizmetin önünü kapamaya ve zor gibi göstermeye de çalışırlar. Örneğin İslam ahlakının anlatılacağı bir çalışma yapılmadan önce, insanların bu çalışmalara rağbet etmeyeceklerini, dolayısıyla böyle bir çalışmanın gerekli olmadığını iddia ederler. Böylece daha en başından müminlerin bu konudaki şevklerini kırmak amacındadırlar. Ya da Kuran ahlakını yaymak için yürütülen çalışmayı yavaşlatmak amacıyla, mümkün olabildiğince çok kişiye ulaşmak yerine, yavaş yavaş ne kadar kişiye ulaşılabiliyorsa o kadar insana anlatmanın yeterli olacağını öne sürerler. Gayeleri, müminleri ağırlaştırmak ve güçlenmelerini engellemektir. Sanki karşı tarafa yardım etmek ve bilgi vermek maksadıyla söylüyormuş gibi, yapılacak her işi baştan engellemeye çalışırlar. Tüm bunların sonucunda ise müminleri ümitsizliğe düşürerek azimlerinin azalmasını hedeflerler.


Ancak müminler bu tip ifadelerle ümitsizliğe kapılmazlar, tam tersine daha da şevklenirler. Çünkü insanın karşısına çıkan ve zorluk gibi görülen her olayı yaratan Allah'tır. Bu zorlukların tümünde salih müminler için bir hayır ve güzellik vardır. Ve müminler için, Allah'ın yardımıyla, aşılamayacak hiçbir zorluk yoktur. Bunu bilen müminler her zaman her konuda ümitvar olurlar. Dolayısıyla müminlerin üslubunda hiçbir zaman olumsuzluk olmaz. Her zaman yaptıkları hizmetlerin en mükemmel şekilde sonuçlanacağına inanırlar. Samimi olarak iman edenler ve peygamberlerin yoluna uyanlar, Rabbimiz'in kendilerini yardım ve zaferle müjdelediklerinin bilincindedirler. Rabbimiz, iman edenlere şöyle müjde vermiştir:


Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)