EN ÖNEMLİ İBADETLERDEN BİRİ; TEBLİĞ

Allah Kuran'da iman edenlerin en önemli ibadetlerinden birinin tebliğ, yani Kuran'da bildirilen gerçekleri insanlara anlatmak ve iman etmeye davet etmek, olduğunu bildirir. Öyle ki bu ibadet hayatın her alanını kapsar. Mümin, sözleriyle, haliyle, tavrıyla yaşamının her anında Allah’ın dinini diğer insanlara yaymakla ve İslam’ı temsil etmekle yükümlüdür.


Müminlerin birbirleri arasındaki konuşmalar da gerçekte karşılıklı birer tebliğdir. Onlar da birbirlerini Kuran’da bildirilen hükümlere uymaya, Kuran’da tarif edilen ahlakı üzerlerinde göstermeye davet ederler. Kısacası, müminin genel üslubu, tebliğdir.


De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)


TEBLİĞ YAPAN MÜMİNİN KENDİNİ TANITMASI


Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. (Şuara Suresi, 107)


Cahiliye toplumlarında, insanlar birbirileri ile yalnızca bir menfaat gereği ilişkiye girerler. Bir insanın bir diğerine ilgi göstermesinin ardında, mutlaka bir menfaat beklentisi vardır. Bu durum doğal olarak cahiliye toplumunun çoğu üyesi tarafından da bilinir. Bu kişiler, bu yerleşik durumun doğal bir sonucu olarak da, kendilerine ilgi gösteren herkes hakkında, "acaba ne gibi bir menfaat gözetiyor" şeklinde düşünürler. Eğer birisi oturup kendilerine yeni bir "dünya görüşü" de aktarsa, yine bu refleks değişmez. Hep, "bana bunu anlatmakla ne gibi bir çıkar gözetiyor" sorusu akıllarının bir köşesinde durur.
Oysa müminin, tebliğ yapmak, yani Allah’ın dinini duyurup yaymaktaki tek amacı, Allah’ın kendisine farz kıldığı bir ibadeti yerine getirmektir. Bu hareketi ile sadece Allah’ı razı edebilmeyi, O’nun merhamet ve şefkatine mazhar olabilmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle de konuştuğu kişiden hiçbir menfaat beklentisi olmaz. Konuştuğu kişi dini kabul ettiği zaman, ondan kendisi için bir şey yapmasını isteyecek değildir. Çünkü anlattıkları kendi şahsi fikirleri değil, kainatı yoktan var eden Allah'ın dinidir.
Ancak cahiliyedeki insanlar, bu durumdan habersizdirler. Karşılaştıkları insanın bir mümin olduğunun çoğu kez farkında değildirler. Farkında olsalar dahi, müminin menfaat beklememe gibi bir özelliği olduğunu bilemezler. Bu yüzden, bir mümin tebliğ maksadı ile kendilerine yaklaştığında, kendisine Allah’ın dinini anlatmaya kalktığında, büyük olasılıkla "bu kişi bana bunları anlatmakla ne hedefliyor, benden ne gibi bir menfaat umuyor" gibi düşüncelere kapılacaktır.


Bu yüzden, takdir edilir ki, karşı tarafın kafasındaki bu şüpheleri gidermek, tebliğdeki en öncelikli konulardan biridir. Konuşulan kişiye, ortada hiçbir menfaat ilişkisinin olmadığı, tebliğdeki yegane maksadın Allah’ın rızası olduğu anlatılmalıdır.


Nitekim Resuller de tebliğlerinde bu şekilde bir yöntem izlemişlerdir. Kuran’da Peygamberlerin kavimlerine yaptıkları hitaplara baktığımızda, kavimlerine öncelikli olarak güvenilirliklerini vurguladıklarını görebiliriz. Örneğin, Ad kavmine gönderilen Hz. Hud, şöyle demiştir:

 

...Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz.
Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz? (Hud Suresi, 50-51)


Hz. Nuh ise, kendisine "… Biz sizi yalancılar sanıyoruz..." (Hud Suresi, 27) diyen kavmine karşı şöyle seslenmiştir:


Dedi ki: "Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız? Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir..." (Hud Suresi, 28-29)


Kendisine tebliğ yapılan kişinin tedirginliği, söz konusu menfaat kuşkusundan daha farklı biçimlerde de gerçekleşebilir. Cahiliye toplumunda "zararlı" ve "tehlikeli" insanlarla karşılaşmaya, bunlara karşı mesafeli ve temkinli davranmaya alışmıştır. Bu nedenle, bu refleksin bir sonucu olarak belki müminlerden de çekinebilir. Kendisine zarar verecek insanlarla karşılaştığı gibi yersiz ve saçma bir kuruntuya kapılabilir. Özellikle de, müminlerin inkarcıların önde gelenlerine karşı yürüttükleri fikri mücadeleden bir rahatsızlık duyup, savunma psikolojisine kapılabilir.


Bu durumda da karşı tarafa güvenilirliğin vurgulanması ve sahip olduğu muhtemel ya da görünür korkuların tek tek aşılması gerekmektedir. Eğer kendisine dinin anlatıldığı kişi, müminlerin inkarcıların önde gelenlerine karşı yürüttükleri fikri mücadeleden bir tedirginlik duymuşsa, öncelikli olarak yapılanların Kuran ayetlerine dayalı olan mantığı en iyi şekilde açıklanmalıdır. Müminlerin yalnızca Allah’ın dinine düşmanlık gösteren, Kuran ayetlerine karşı mücadele yürüten ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kişilere karşı fikri bir mücadele yürüttükleri ve tüm insanlara karşı adalet, hoşgörü ve saygı çerçevesi içinde dostça yaklaştıkları anlatılmalıdır.


Tebliğ yapılan kişi, inkarcıların önde gelenlerinin iman edenler aleyhinde ürettikleri çirkin iftiralardan da etkilenmiş olabilir. Eğer bundan kaynaklanan bir tedirginlik taşıdığı gözlemlenirse, aynı şekilde bu iftiraların da içyüzü kendisine izah edilmeli, gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığı samimiyetle anlatılmalıdır. Kuran’da tarih boyunca tüm elçilere ve salih müminlere atılan iftiralarla ilgili ayetler delil olarak gösterilerek, bu karalamaların gerçekte birer "mümin alameti" olduğu tarif edilmelidir.


Ancak unutulmamalıdır ki, sözle yapılacak olan tüm bu açıklamaları etkili kılacak olan asıl faktör, müminin "hali"dir. Güven vermek, herşeyden önce tavırlarla, bakışlarla, mimiklerle, jestlerle, daha da doğrusu, tüm bu dış etkileri ortaya çıkaran ruh hali ile mümkün olur. Mümin, Allah'ın dinini yaşamadaki kararlılığı, ihlası, samimiyeti ve güçlü imanı oranında karşı tarafı etkileyebilir. Kesin bir kararlılığa, asla sarsılmayacak bir sebat ve azme sahip olduğu sürece, karşı tarafın ısrarlı şüpheleri ya da cahiliye sisteminin attığı büyük iftiralar, onda hiçbir olumsuz etki meydana getirmez. Böyle olunca da, güvenilirlik onun karakterinin sağlam bir parçası haline gelir ve tüm tavırlarına yansır.


Bu durum, en açık olarak Allah'ın dinini anlatmakla görevlendirdiği elçilerinde gözükmektedir. Örneğin Hz. Yusuf, "yüz kızartıcı" bir fiille, yani zina iftirasıyla suçlanarak haksız yere zindana atılmasına karşın, Allah’a olan teslimiyetinden ve dolayısıyla vakar ve asaletinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Onun bu vasfı da zindandaki diğer mahkumlar tarafından hemen fark edilmiştir. Kuran’da anlatıldığına göre, zindana atıldıktan sonra kendisine iki kişi yaklaşmış, ona gördükleri rüyaları anlatmış ve bunların yorumunu sormuşlardır. Zina gibi bir suçla suçlanarak zindana girmiş olan Hz. Yusuf’ta böyle bir "hikmet" olduğunu hissetmelerinin tek sebebi ise, Hz. Yusuf’un hal ve tavrındaki güvenilirliktir. Rüyalarının yorumunu sorarken şöyle derler: "...Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz." (Yusuf Suresi, 36)


Müminin böylesine vakarlı ve güvenilir bir karaktere sahip olmasındaki en büyük etkenlerden biri de, tebliği yalnızca bir ibadet olarak görmesi ve karşı tarafı inandırmak gibi bir sorumluluğa sahip olmadığını bilmesidir. Çünkü bir insanın iman edip etmemesi, "Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar..." (En’am Suresi, 125) ayetinin sırrıyla ancak Allah’ın dilemesiyle olur.

 

Ve "...şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır" (Maide Suresi, 49) hükmüne göre de, insanların önemli bir bölümünün iman etmemesi son derece doğaldır. Bu durumda, tebliğ yaptığı bir insanın iman etmemesi, mümini hiçbir şekilde etkilememelidir. Mümin, yalnızca kendi görevini yerine getirip dini tebliğ etmekle ve insanları iman etmeye davet etmekle yükümlüdür. Bir insana hidayet vermek ise ancak Allah’a mahsustur. Bu sırrı bilen mümin, hiçbir zaman karşı tarafı ikna edebilmek için gereksiz bir ısrarcılığa girmez. Tüm bunların yanında, tebliğin asıl olarak kendisiyle konuşulan kişiye yararlı olduğunun hatırlatılması da son derece önemlidir. Kendilerine tebliğ yapılan bazı kişiler, cahillikleri nedeniyle, tebliğe olumlu cevap verip dine tabi olduklarında, büyük bir "lütuf"ta bulunacaklarını sanırlar. Müminlerin kendisiyle ilgilenişini de, sahip olduğunu düşündüğü "üstün" özelliklerine bağlar ve iman ettiğinde kendisine tebliğ yapanlara büyük bir "iyilik" yapmış olacağını düşünür. Bu ilkel mantık, konuşulan kişinin cehaletinin ve akılsızlığının bir sonucudur. Kuran’da da bu konuya dikkat çekilir:


Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)" (Hucurat Suresi, 17)


Bir kişinin iman etmesi sadece kendisine fayda sağlar. Ve insanın öncelikle bilmesi gereken şey iman etmeye sadece ve sadece kendisinin ihtiyacı olduğudur. Allah her türlü eksikliklerden münezzehtir ve hiç kimsenin iman etmesine ihtiyacı olmayandır. Ama herkes imana ve Allah'ın rızasını kazanmaya muhtaçtır. Konuşulan kişiye bu gerçek anlatılmalı ve müslüman olmakla dine büyük bir kazanç sağlayacağını düşünüp kendisini çok "kıymetli" bir kişi olarak görmesinin ne kadar çocukca ve akılsız bir düşünce olduğu tarif edilmelidir. Bilmelidir ki, kendisiyle övünmesi çok büyük bir hatadır. Çünkü içinde yaşadığı cahiliye hayatı nedeniyle, "ateş çukuru"nun kenarındadır. Onu oradan alıp ebedi bir kurtuluşa götürebilecek olan yegane çıkış yolu ise İslam’dır. Bu nedenle ona yapılan bu davet gerçekte çok büyük bir nimet, çok büyük bir lütuftur.


Müminlerin kendisiyle ilgilenmesi, tebliğ yapılan bir kişi için başlı başına bir şereftir. Bu ona fark ettirilmeli, İslam’la tanışmasının Allah’ın kendisine bahşettiği bir lütuf olduğu anlatılmalıdır. Müminlerin kendisiyle boşuna ve beyhude ilgilenmediklerini, Allah’ın dinini tebliğ eden ve kendisini bir taraftan ebedi kurtuluşa çağırırken diğer yandan da ebedi cehennem azabı ile uyaran birer görevli olduklarını anlamalıdır.
Cahiliye toplumunun baştan beri saydığımız içgüdü ve reflekslerinden kaynaklanan engeller aşılır da, kendisine tebliğ yapılan kişi karşısındaki mümine saygı ve güven besler hale gelirse, artık "asıl konu"ya, yani Allah'ın Kuran'da bildirdiği gerçekler anlatılmaya, geçilebilir. Çünkü tüm bu güven kazandırıcı hazırlıklar, sonuçta karşı tarafı dini anlamaya açık hale getirmek içindir.


ALLAH'IN TANITILMASI


Semud (halkına da) kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır (duaları), kabul edendir." (Hud Suresi, 61)
Cahiliye toplumundaki Allah inancı, Kuran’daki aslıyla hiçbir biçimde uyuşmaz. Cahiliye, kendi ilkel anlayışlarına uygun şekilde, çarpık, masalsı ve "mitolojik" bir Allah inancı geliştirmiştir. Allah’ın, evreni ve insanları bir kez yarattıktan sonra onları kendi haline bıraktığını, uzayın bir köşesinde "oturduğunu" –Allah'ı tenzih ederiz- düşünürler. Kafalarında oluşturdukları Allah tasviri -haşa- gökte bir yerlerde, belki bir yıldızın arkasında oturan ve uzaktan insanları seyreden yaşlı bir insan gibidir. Geliştirdikleri bu sapkın ve ilkel inanç, Allah’ı unutmalarına ve O’nu kendi küçük akılları içinde "önemsiz" bir varlık gibi görmelerine neden olmuştur.
Nitekim Resul Şuayb da kavminin bu sapkın inanışına dikkat çekerek "...Ey kavmim, sizce benim yakın-çevrem, Allah’tan daha mı üstündür ki, O’nu arkanızda-unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edindiniz..." der ve Allah’ın gerçek vasfını şöyle açıklar; "... şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır." (Hud Suresi, 92)


Allah, bu kişilerin dilinde; "Allah korusun", "İnşallah", "Allah vermesin" gibi kelime kalıplarının içinde arada sırada zikredilen, ama hakkında hemen hiçbir zaman düşünülmeyen soyut bir kavram gibidir.  Allah’ın varlığını ve gücünü belki sözle kabul ederler, ama gerçekte buna samimi olarak inanmamaktadırlar. Bu durum, Allah için bir şeyler yapmaları, bir fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde hemen ortaya çıkar. Bir sıkıntı anında ya da herhangi bir menfaat kaybına uğrayacaklarını anladıkları anda hemen inkarcılarla birlik olup, samimiyetsizliklerini gösterirler.Cahiliye toplumunun büyük bir bölümü ise açıkça Allah’ın varlığını inkar eder, Kuran ayetlerine karşı mücadele yürütürler. Kimileri, materyalist felsefe ya da Evrim teorisi gibi sözde dayanaklar bularak, bu inkarlarını ideolojik bir zemine oturtur. Kendilerine "modern, aydın, çağdaş, bilimsel, entelektüel" gibi insanları etkileyebilecek sıfatlarla tanıtan ve Allah’ı inkar etmekle "şahsiyet" kazandığı sanan bu zavallılar, gerçekte en açık hakikat olan Allah’ın varlığını görüp kavrayamayacak kadar beyinsizdirler.


Cahiliye toplumu içindeki bu iki ayrı gruba yapılacak tebliğ, aslında aynıdır. Her ikisine de Allah’ın varlığının delilleri anlatılacak ve batıl inançlarla örülmüş düşüncelerinin gerçekleri görebilecek hale gelebilmesi için uğraşılacaktır. Ancak inkarlarını ideolojik bir zemine oturtmuş olanlar için, öncelikle bu ideolojilerinin dayanaklarının çürütülmesi gerekmektedir. Örneğin körü körüne ve cahilane bir biçimde inandıkları Evrim teorisi, kendi içindeki çelişki ve açmazlar ortaya konarak yıkılabilir. Kişi, inandığı sistemin gerçekte sefil bir aldatmaca olduğunu görmelidir.


Bu noktadan sonra yapılması gekeren iş, her iki grup içinde aynıdır. Cahiliye sisteminin batıl fikirleri ile düşünme yeteneklerini kaybetmiş, muhakemeleri yok edilmiş, akılları boğulmuş olan bu insanlar, belki de hayatlarında ilk kez Kuran’ın kast ettiği anlamda düşünmeye davet edileceklerdir. Yıllardır yedikleri meyvanın, içtikleri suyun, soludukları havanın nasıl olup da var olduğu konusunda kafa yormaya zorlanacaklardır. Sahip oldukları bedenin, gözlerinin, kulaklarının, kalplerinin nasıl var olduğu, bunları kimin yarattığı hakkında düşünmeye teşvik edileceklerdir. Zaten Kuran'da, insana düşünmesi için yol gösterilir ve neleri düşünmesi gerektiği de sık sık vurgulanır. Örneğin Vakıa Suresi’nde, insana şöyle seslenilir:


Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?
Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir;
(Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda.
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?
Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.
(Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık."
"Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık."
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?
Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz?
Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.
Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et. (Vakıa Suresi, 58-74)


Tebliğ yapılacak kişi ilk önce şu mantık üzerinde düşünmeye başlamalıdır: Düzen ya da estetik sahibi olan hiçbir şey, tesadüfen ya da kendi kendine oluşamaz. Eğer bir yerde bir düzen, bir denge, bir tasarım ve estetiğe sahip bir ürün varsa, bu mutlaka akıl sahibi bir varlık tarafından düzenlenmiş ve meydana getirilmiş demektir. Bir kağıdın üzerine çizilmiş düzgün bir geometrik şekil ya da tek bir düzgün harf gören insan, bunların akıl sahibi bir insan tarafından o kağıdın üzerine kondurulduğuna emindir. Çok büyük bir hesap ve denge üzerine kurulu olan evren de kuşkusuz üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. O yaratıcı herşeyin sahibi Allah’tır.


Dolayısıyla, gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ya da hissettiğimiz herşey, bizlere yerlerin ve göklerin sahibi olan Yaratıcı’yı, yani Allah’ı tanıtmaktadır. Zaten yaratılış amaçları da budur. Allah, üzerlerinde kendi sıfatlarını tecelli ettirmek için eşyayı varetmiştir. İnsanın kainatı saran kusursuzluk, sonsuz güzellikler üzerinde detaylı olarak düşünmesi bu apaçık gerçeği fark etmesi için yeterlidir. Çünkü çevresini saran yaratılış gerçekleri, bu ihtişamlı düzenin bir sahibi olduğunu açıkça göstermektedir.


Tebliğ yapılan kişi bu anlayışa sahip olduktan sonra, Kuran ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır. Kişiye anlatılanlar, bu idrakten itibaren bir şey ifade etmeye başlayacak, kafasında bulanık durumdaki birçok kavram netleşerek yerine oturacaktır.


AHİRETİN HATIRLATILMASI


Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının. (Bakara Suresi, 48)
Cahiliye toplumundaki insanların gerçekte en büyük imani sorunlarından biri, ahiretin varlığına olan inançlarındaki eksikliktir. Ahireti, varlığı şüpheli bir "temenni" olarak görürler. Sanki gerçekte böyle bir şey yoktur da, insanlar ölüm konusunda kendilerini teselli etmek için bunu "uydurmuşlardır". Nitekim inkarcı sistemin ideologları, bu iddiayı sık sık öne sürerler.


Cahiliyenin ahirete olan imanındaki zaafiyetin en büyük göstergesi, ölüm hakkında konuşulduğunda ya da bir yakınları öldüğünde gösterdikleri tutumdur. İnkar eden kişiler ölüm hakkında konuşulmasından hiç hoşlanmaz, ölüm konusu açıldığında hemen kapatmak ya da başka bir konuya geçmek isterler. Ahirete kesin bir biçimde inanan bir insan, yani bir mümin, ölüm karşısında üzüntü duymaz. Hayatı Allah vermiştir ve yine O geri alır. Bu üzülecek bir şey de değildir; ölen insan, yokluğa değil, ebedi yurduna gitmektedir.


Ancak ahirete olan imanındaki zaafiyet, cahiliyeyi yiyip bitirir. Bir yakınları öldüğünde, birbirlerine, "üzülme, iyi insandı, cennete gider inşallah" gibi Kuran mantığına uygun sözler söylerler, ama hiçbirinin kalbi gerçekten ahirete iman etmediği için, bu sözlerin vicdanları üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Kalplerinde, dünyanın gerçek olduğuna, ahiretin ise bulutların arkasında, bulanık bir mitolojik efsaneden başka bir şey olmadığına dair ilkel ve sapkın bir inanış vardır. Kuran’da geçen ifadeyle, "Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)


Oysa ahiret gerçeğin ta kendisidir, aldatıcı ve kendisinden şüphe duyulacak bir şey varsa, o da dünya hayatıdır. Cehennem ehline, "...Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" diye sorulduğunda onlar, "bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık..." derler. Buna karşılık Allah şöyle buyurur: "...Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü’minun Suresi, 115)

 

Allah, insanın nefsine verdiği tüm istekleri nimetleriyle karşılar. Örneğin insan yemek ve içmek ister; Allah yiyecekleri ve içecekleri yaratmıştır. İnsan karşılıklı sevgi, saygı ve muhabbetten çok büyük zevk alır. Allah insanları, kadını ve erkeği yaratmıştır. İnsan güzellik ister, estetik ister; Allah tüm evreni ve tüm dünyayı sonsuz güzelliklerle doldurmuştur. Zaten Allah’ın insanın içine bir istek vermesindeki amaç da, ona o nimeti tattırmak istemesidir. Bir İslam büyüğü, bunu "vermek istemese, istemek vermezdi" sözüyle ifade eder.


Ve tüm bunların yanında, insan sonsuza dek yaşamak da ister. Ama, küfrün mantığına göre, ölüm yüzünden bu istek asla tatmin edilemez. Oysa bu inkar edenlere ait batıl ve hatalı bir düşüncedir. Gerçekte Allah, ahireti yaratmakla ve insanı sonsuza dek hayat sürecek biçimde inşa etmekle, kişinin bu isteğine de cevap vermiştir. Ölüm, yalnızca bir geçiş kapısıdır. İnsanın, geçici ve aldatıcı bir yurt olan dünyadan kalkıp, ahirete doğru giden seferinde, ilk duraktır. Asıl olan ruhtur, beden değil. Ölümle birlikte ruh canlı kalır, ancak kalıp değiştirir.


İnsanların yaptıklarına göre ceza ve mükafat görmeleri de asıl olarak ahirette olur. Dünya hayatında bir mümin sıkıntı çekip, zorlu ortamlarla karşılaşırken, inkarcılar çok büyük bir zenginlik, sefahat ve ihtişam içinde hayatlarını devam ettirebilirler. Bu dünya hayatındaki imtihanın bir gereğidir. Oysa Allah’ın sonsuz adaleti, müminin mükafatlandırılmasını, inkarcıların ise azaplandırılmasını gerektirir. Bu ise, asıl olarak büyük bir mahkemede, mahşer günü görülecek olan hesapla karara bağlanacak ve mümin için cennette, kafir içinse cehennemde sonsuza dek uygulanacaktır.


Tebliğ yapılan kişinin bu büyük gerçeğin farkına varması elbetteki hayati öneme sahiptir. Çünkü ahiret Allah’ın varlığı ile birlikte, imanın en temel iki konusundan biridir. Tebliğ yapılan kişiye, Kuran ayetlerine dayanarak açık ve etkileyici bir Kuran tasviri yapılmalı, mahşer günü, hesap, cennet ve cehennem ayrıntılarıyla açıklanmalıdır. Yaptığı her işin Allah tarafından görülüp bilindiği, görevli melekler tarafından da zapta geçirildiğini bilmeli, ahirette dünyada yaptığı her işten, hatta aklından geçirdiği her düşünceden sorumlu olacağının bilincinde olmalıdır.


TEVHİD VE ŞİRKİN ANLATILMASI


Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O’ndan başka ilah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir). (Bakara Suresi, 163)


İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını 'eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)


Aslında insanların önemli bir bölümü Allah’a inanır. Ancak onları asıl iman yolundan saptıran şey, kendilerine Allah’tan başka ilahlar edinmeleridir. Bu durum, Kuran’da şirk (ortak koşmak) olarak tanımlanır; şirk koşanlara ise "müşrik" denir. Buna karşın, İslam’ın özü "tevhid"dir; yani "birlemek", tek ilah olarak Allah’ı kabul etmek ve O’ndan başka hiçbir varlığa kulluk etmemek.
Ancak ilginçtir, Allah’tan başka ilah edinenlerin neredeyse tümü, kendilerinin müşrik olduğunu kabul etmez. Aksine, çeşitli sözde açıklamalarla, ideal bir Müslüman olduklarını öne sürerler. Kimileri, edindikleri ilahlar için, "...Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..." (Zümer Suresi, 3) derler. Kuran'da bu ve benzeri yöntemlerle, şirk koştuklarını inkar etmeye çalışan müşriklerin durumundan şu şekilde söz edilir:


Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En’am Suresi, 22-24)


Bugünkü cahiliye toplumu da, tam anlamıyla bir müşrik topluluğu olduğu halde, bu durumu kabul etmez ve kendilerinin ideal birer müslüman olduğunu iddia ederler. Çünkü onların zihniyetine göre, şirk koşmak, yalnızca tahtadan taştan yapılmış putların ya da totemlerin önünde secde etmekten ibarettir. Allah’tan başka ilah edinmeyi, yalnızca üç boyutlu ve cansız bir suret önünde yere kapanmak sanırlar.


Oysa secde, bir varlığa kulluk etmenin yalnızca sembolik bir ifadesidir. Ve bir insan bir varlığın önünde secde etmese de, O’na kulluk ediyor olabilir. Allah’a ait olan sıfatları kendi zihninde söz konusu varlığa aktarması, "müşrik" olması için yeterlidir.
Allah, rızası aranmaya layık olan tek varlıktır. Buna rağmen eğer insan Allah’ın dışındaki varlıkların rızasının peşinde koşar, örneğin insanlara kendini beğendirmeye ve onları mutlu etmeye çalışırsa, onları kendine ilah edinmiş olur. Allah’tan başka varlıklardan yardım bekler, medet umarsa, onları ilah edinmiş olur. Hayatını Allah’ın kurallarına göre değil de, başka varlıkların kurallarına uygun olarak yürütmeye karar verirse, o varlıkları "Rab" kabul etmiş, yani yine ilah edinmiş olur.


Buna karşılık, "muvahhid" (birleyen, şirk koşmayan) mümin karakteri, Allah’tan başka bir Rab, eğitici, dost, sahip ve ilah tanımamaktır. Kuran’ın ilk suresi olan Fatiha Suresi'nde geçen "Yalnızca sana kulluk eder, yalnızca senden yardım dileriz" (Fatiha Suresi, 4) ayeti, bu katıksız imanın ifadesidir.
Zaten insan, fıtrat (yaratılış) yönünden tevhide inanmaya ve tevhide göre yaşamaya eğilimlidir. "Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat Suresi, 56) hükmü, insanın sadece Allah’a kulluk etmek için var olduğunu haber verir. Bu durumda insana düşen, yaratılış amacına uyarak "muvahhid" bir biçimde Allah’a ibadet etmektir. Yaratılışına uygun olan bu olduğu için, en kolay yol da budur. Nitekim Kuran’da şöyle denir:


Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)


Tebliğ yapılan kimseye anlatılacak en temel konu, işte bu şirk ve tevhid konusudur. Ona, içinden çıktığı toplumun pek çok yönden şirk koşan bir toplum olduğu açıklanmalı, gerçek imana kavuşmak içinse, kendisinde köklü bir değişim yapması gerektiği anlatılmalıdır. Allah’ın dininden üstün tuttuğu herşeyden yüz çevirmesi gerektiği bildirilmelidir.


Anlatılmalıdır ki, insanın başka herhangi bir varlığı değil, kendi istek ve tutkularını Allah’ın emir ve yasaklarından üstün tutması, kendi aklını Kuran’dan üstün görmesi, başlı başına büyük bir şirktir. Kuran'da bu tür insanlar, "kendi hevasını (istek ve tutkularını) ilah edinenler" (Furkan Suresi, 43) olarak tanımlanır ve Kuran ayetlerine göre durumları şu şekilde anlatılır:


Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)


İnsanı şirkten kurtarmak için ona verilmesi gereken en önemli bilgi ise, gerçekte maddenin asıl mahiyeti ile ilgili "özlü bilgi"dir. Eğer insan; maddesel evrenin gerçekte bir "hayal", yani bir "vehim" olduğunu hisseder ve tüm varlıkların gerçekte Allah’ın sıfatlarının tecellisine mazhar olan birer "gölge varlık" olduğunu anlarsa, o zaman tek gerçek varlığın ve dolayısıyla yegane ilahın Allah olduğunu kalben kavrar.


Sonuçta insanın şirkten kurtulabilmesi; Allah’ı herşeyin üstünde tutması, O’nu herşeyden daha fazla sevmesi ve O’nun hükmünden başka hiçbir hükmü tanımaması ile olur. Bu ise, cahiliye toplumundaki yerleşik karakter ve zihin yapısının tümüyle yıkılıp, yerine Kuran’a dayalı bir karakter ve zihin yapısının oturtulmasını gerektirir. Tebliğ yapılan kişiden asıl beklenen hareket de budur, aksi halde din kendisine anlatılmış, ama ona itaat etmemiş bir kişi olarak çok büyük bir azabı hak edecektir.
Ancak kendi içindeki bu "devrim"i yapabilmesi için, ona yardımcı olmak gerekir. İlk yapılması gerekenlerden biri, kendisine gerçek İslam’ın anlatılmasıdır. Çünkü cahiliye toplumunda tanımış olduğu din, bir sürü hurafe ve bid’atle karışmış olan çarpık bir modeldir ve bu model yüzünden İslam’a karşı pek çok önyargıya sahip olması mümkündür. Ya da dini hiç tanımıyor olabilir. Bu nedenle, kendisine dinin detaylı bir biçimde anlatılması şarttır.


DİNİN ANLATILMASI

  1. KURAN HAKTIR VE DEĞİŞTİRİLMEMİŞTİR

Dünya üzerindeki herhangi bir kişiye Kuran-ı Kerim hakkında ne bildiğini sorsanız, size İslam dininin kutsal kitabı olduğunu söyleyecektir. Bu doğru bir cevaptır, fakat yeterli değildir. Çünkü Kuran insanların büyük bir bölümünün zannettiği gibi sadece Müslüman olarak doğmuş ya da sonradan Müslümanlığı kabul etmiş insanlara değil, Allah’ın tüm insanlığa göndermiş olduğu ve kıyamet gününde de sorumlu tutacağı kutsal kitabıdır. Fakat insanların büyük bir bölümü kıyamet gününde sorumlu tutulacakları Kuran-ı Kerim hakkında çok kısıtlı bilgiye sahiptirler. Öyleyse tüm insanların Kuran’ın gönderiliş amacı ve dinin hükümleri ile ilgili her ayrıntıyı bilmeleri ve bunları da hayatlarında uygulamaları gerekmektedir. İnsanın kendisini yaratan Rabbine karşı sorumluluklarını öğrenebileceği tek kaynak Kuran’dır. Allah hesap günü insanları sadece Kuran’dan sorumlu tutacağını Zuhruf Suresinde şu şekilde bildirmektedir:


Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. (Zuhruf Suresi, 43-44)


Kuran Allah'ın kelamıdır. Kendinde önce indirilen kutsal kitapları doğrulamakta ve hak ile batılı birbirinden ayırmaktadır. Tüm inananlar için bir rehberdir ve bir benzerinin getirilmesi mümkün değildir.
Kuran'ın hak kitap olduğu bütün açıklığıyla ortada olmasına rağmen, tarih boyunca bunu inkar eden kişiler çıkmıştır. Bu kişilerin ortaya attıkları en bilinen örneklerden biri Kuran'ın peygamber tarafından yazılmış olduğu veya kendilerinin de Kuran benzeri bir kitap getirebilecekleri yönündedir. Allah'ın ve Kuran'ın üstünlüğünü kabul etmemek için bu tür sapkın iddialar ortaya atan kişilerin bu tür girişimleri her seferinde çok büyük bir hüsranla sonuçlanmıştır. Nitekim Kuran'ın Allah katından indirilmiş hak ve örneksiz bir kitap olduğu ile ilgili ayetler şu şekilde bildirilmiştir:


De ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler." (İsra suresi, 88)


Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir. Yoksa: "Bunu kendisi yalan olarak uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın." Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak. (Yunus Suresi, 37-39)


Aslında tebliğdeki asıl hedef, konuşulan kişinin kendisine rehber olarak Kuran’ı kabul etmesinin sağlanmasıdır. Aksi halde gerçek bir iman ve kurtuluş söz konusu olmaz. Kişi, cahiliye ahlakının tüm yazılı ya da sözlü kurallarını terk ederek, kendisine yalnızca ve yalnızca Kuran’ı rehber edinen ve Kuran’ın her hükmüne de son derece titiz davranan bir mümin haline gelmelidir.


Bunun için de öncelikle Kuran’ı tanıması ve onun Allah'ın sözü olduğuna inanması gerekir. Bu nedenle de tebliğ yapılan kişiye, Kuran’ın Allah’tan gelen bir vahiy olduğu ve indirilmesinden bu yana tek bir harfinin dahi değişmediğine dair açık deliller gösterilmelidir.


"Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir" (En’am Suresi,115) ayetinden de açıkça anlaşıldığı gibi, Kuran Allah tarafından indirilmiştir ve yine O’nun tarafından korunarak bozulması engellenmiştir. Bu korunmayı Allah "Hiç şüphesiz, zikri (Kuran’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz" (Hicr Suresi, 9) ayetiyle de haber verir.


Kuran’ın korunmuş olmasının en önemli delillerinden biri, içinde hiçbir çelişki ve çarpıklık barındırmamasıdır. 23 yıl içinde, farklı olaylar üzerine ve farklı şartlara göre indirilmiş olan ayetlerin hiçbiri bir diğeri ile çelişik bir bilgi ya da hüküm taşımazlar. Bu duruma Allah şu ayetle dikkat çeker:


Onlar hâlâ Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)


Bir başka ayete göre de, "Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah’a aittir." (Kehf Suresi, 1) Aksini iddia edenlere verilen cevap ise açıktır: "...Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz    Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın." (Yunus Suresi, 38) Bir diğer ayette şu hüküm verilir:


Allah’ın hak dinini duyurduğu Kuran öyle bir kitaptır ki, "bütün ins ve cin (toplulukları), onun bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler". (İsra Suresi, 88)


2. ÖLÇÜ KURAN'DIR


Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)


İnsanlar, yalnızca Kuran’a iman ettiklerini beyan etmekle Allah’ın rızasını ve cennetini kazanacak değillerdir. Bu imanın hayata geçirilmesi, insanın günlük yaşamının her aşamasında Kuran’ı rehber ve kıstas edinmesi gerekir. Eğer Kitabı bilir de, uygulamazsa, "Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir..." (Cuma Suresi, 5) ayetinde tanımlanan konuma girebilir. Önemli olan, her konuyu Kuran’ın rehberliğinde düşünmek, buna karşın cahiliye toplumunun adetlerinin ve örflerinin içindeki her türlü Kuran dışı ölçü ve kıstası reddetmektir.


Kişi, kınadığı bir şeyi yalnızca Kuran’a aykırı olduğu için kınamalı, beğendiği bir şeyi yalnızca Kuran’a uygun olduğu için beğenmeli, karşılaştığı her olayda Kuran’ın rehberliğinde karar vermeli ve hareket etmelidir. Elbette ki bu değişim bir günde olmaz. Kuran’ın önce öğrenilmesi, sonra da yaşama geçirilmesi belirli bir süreç içinde olur. Ama önemli olan bu değişim için niyet etmek ve sonra da kararlı davranmaktır. Tebliğ yapan kişiye düşen görev ise, önce tebliğ yaptığı kişiyi bu değişimi başlatması için ikna etmek, sonra da Kuran’a geçiş sırasında yaptığı yanlışları güzel bir dille anlatarak yardımcı olmaktır.


3. DÜNYA İMTİHAN YERİDİR


Tebliğ yapılan kişi, iman ettiğini beyan etmekle "cennet ehli" bir mümin haline geldiğini sanabilir. Oysa iman ettiğini beyan etmek, Kuran’a dayalı olarak sürdürülecek olan uzun bir eğitimin ilk adımıdır. Kuran, müminleri "...Bizim Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar..." (Fussilet Suresi,30) olarak tanımlar. Bu dosdoğru istikamet Allah’ın, insanın imanını denemek ve olgunlaştırmak amacıyla yaratacağı pek çok imtihan ve engele rağmen tutturulacaktır. Bir ayette şu şekilde bildirilir:
İnsanlar, (sadece) "iman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3)
Aslında geçici ve eksik olan bu dünyanın ve onun üzerinde sürdürdüğümüz hayatın yaratılmasındaki amaçların başında insanın imtihan edilmesi gelmektedir. İnsan için asıl yurt bu değildir ve bu geçici "bekleme salonu"nda yalnızca denenmek için bulunmaktadır. Kuran'da bu gerçek şu şekilde bildirilir:


"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (Mülk Suresi, 2)

 


Sahip olduğu beden de insana bu amaçla verilmiştir. Allah şöyle buyurur: "Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık." (İnsan Suresi, 2)


İnsanın denenmesinin farklı yöntemleri vardır. En önemlilerinden biri, Allah’ın imtihan amacıyla yarattığı zorluklardır. Bu durum Kuran’da şöyle açıklanır:


"Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155)


Kuran’da da Resullerin ya da onların yolunu izleyen müminlerin nasıl imtihan edildiklerine dair pek çok örnek vardır. İman etmeleri üzerine ailelerinden ya da çevrelerinden aldıkları tepkiler, karşılaştıkları tehdit ve baskılar, iftiralar, alaya alınmalar, kendi yaptıkları hatalar, bunların hepsi birer denemedir. Bu sıkıntı ve zorluklara karşı müminden beklenen tavır, "…(Bana düşen) güzel bir sabırdır..." (Yusuf Suresi, 18) diyerek, hiçbir zaman Allah’ın rahmet ve yakınlığından kuşku duymadan ve her türlü zorluğu yine Allah’ın desteği ile aşacağını bilerek kararlılık göstermektir.


Sıkıntılar imtihan sebebi olduğu gibi, nimetler de imtihan sebebidir. Allah insana verdiği nimetle, onun olgunluğunu ve Kendisine olan sadakatini dener.
Nimetle denemedeki amaç, müminin cahiliye karakterinin en önemli özelliklerinden biri olan, refaha ulaşınca şımarma basitliğinden uzak olduğunun ispatlanmasıdır. Bu basitlik, cahiliyedeki insanların ortak vasfı gibidir; ellerine büyük bir servet ya da şöhret geçtiğinde şımarmaya, azgın bir gurur geliştirmeye, diğer insanlara karşı zalim ve kibirli davranmaya başlarlar. Kalpleri kaskatı olur ve Allah’tan da tümüyle uzaklaşırlar.


Oysa nimet, insanı azgınlaştırmak için değil, şükrettirmek için vardır. Bunun şuurunda olan mümin, Kuran’da geçen ifadeyle "dünya hayatının geçici süsünü" sadece Allah’ın rızasını kazanmak için kullanır, dünyevi zevkleri ve güzellikleri tüketebilmek için yarışmaz. Yaşadığı hayatta hiçbir şey tesadüfen karşısına çıkmamıştır, mutlaka kendisinin nasıl bir davranışta bulunacağının sınanacağı bir durumla karşı karşıyadır. Bunu bilen biri artık dünyanın önemli bir sırrına vakıf olmuştur. Böylece Allah’ın hoşnut olacağı en güzel, en doğru ve en akılcı davranışı da göstermiş olur.


Kısa dünya hayatında Rabbi tarafından denendiğini kavrayan biri dinin en önemli temellerinden birinin de idrakine varmış demektir. Bu nedenle tebliğ yapılan bir kişi, bu konuda öncelikle eğitilmelidir. Çünkü eğer gerçekten iman etmişse, kısa süre içinde türlü zorluklarla karşılaşacak ve samimi bir imtihana sahip olup olmayacağı konusunda denemeden geçirilecektir.


4. DİN KOLAYDIR VE İNSANIN YARATILIŞINA UYGUNDUR


Cahiliye toplumunda dinin içine gelenekler, töreler, yanlış inançlar ve daha birçok yabancı unsur katılmış ve sonuçta ortaya uygulaması son derece zor, çarpık bir model çıkmıştır. Bunun üzerine, bir de dine karşı mücadele yürüten inkarcı çevrelerin kasıtlı propagandaları eklenince, çoğu insan İslam’ı çok zor, uygulandığında insanı büyük sıkıntılara sokacak bir din olarak görmeye başlar.


Oysa bu bir aldanmadır. İnsanı yaratan Allah’tır ve "O, yarattığını bilmez mi? O, Latif’tir; Habir’dir" (Mülk Suresi, 14) ayetiyle de vurgulandığı gibi, yarattığı kulunu en iyi tanıyan, onun istek ve ihtiyaçlarını en iyi bilen O’dur. İnsanlar için belirlediği dini de, onlara en uygun biçimde düzenlemiştir. Amaç insanların sıkıntı çekmeleri değil, ruhlarına en uygun olan sistem içinde Rablerini tanımaları, O’na kulluk etmeleri ve gerçek kurtuluş ve mutluluğa ulaşmalarıdır. Bir ayette,    Allah şu şekilde buyurmuştur:


Allah adına gerektiği gibi cehd edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi "müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)


Bir başka ayette ise şöyle denir: "Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik)." (Taha Suresi, 2-3) İslam’ın amacı insanları kolay ve rahat olana davet etmek ve insanın en çok huzur bulacağı hayatı yaşamalarını sağlamaktır. Bu Allah’ın rahmetindendir. Kuran’da şöyle denir: "Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır." (Nisa Suresi, 28)


Bu gerçek, tebliğ yapılan kişiye mutlaka iyi bir biçimde anlatılmalıdır. Böylece, nefsin dinden uzak durmak için kullandığı en büyük bahanelerden biri yok edilmiş olur. Dinin kolaylığı anlatılırken, cahiliyede öğrendiği din modelinin yanlışları da gözler önüne serilmeli, İslam’ın parçası sandığı hurafeler tebliğ yapılan kişinin zihninden silinmelidir.


5. DİN KISITLAYICI VE BASKICI DEĞİL, ÖZGÜRLÜKÇÜDÜR

Cahiliye toplumu, dinin "zor" olduğuna inandığı kadar "baskıcı" ve "özgürlükleri kısıtlayıcı" olduğunu da düşünür. Bu yanlış mantığa göre, din insanlar üzerine çeşitli kısıtlamalar koymakta ve böylece onların özgürlüğünü yok etmektedir. Bu toplum içinde kendilerini "özgürlükçü" olarak tanımlayanlar da, mümkün olduğunca dinden uzaklaşır, hatta dine karşı savaş açarlar.
Oysa gerçek bunun tam tersidir. Din özgürlük, dinsizlik ise baskı ve esaret getirir.
Ancak bu gerçeğin kavranabilmesi için öncelikle insan ruhunun tam mahiyetinin tanınması gerekir. Konunun gerçeğini bizlere Kuran bildirir ve insanın ruhunun "çift yönlü" olduğunu Şems Suresi’nde şöyle açıklar:
Güneşe ve onun parıltısına andolsun,
Onu izlediği zaman aya,
Onu (güneş) parıldattığı zaman gündüze,
Onu sarıp-örttüğü zaman geceye,
Göğe ve onu bina edene,
Yere ve onu yayıp döşeyene,
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene’,
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 1-10)


Ayetlerde nefs ile ilgili olarak verilen bilgi göstermektedir ki, Allah insanı yaratırken onun nefsine (benliğine) hem kötülüğü, hem de ondan sakınmayı, yani iyiliği ilham etmiştir. İnsanın içinde bu iki güç birden bulunur. İnsanın kurtuluşu (felahı) ise, bu kötülükten sakınmayı seçmesidir. Yok eğer böyle yapmazsa, yıkıma uğrar. Nefsinde kötülük bulunduğunu kabul etmez. Etmediği anda da o kötülükten sakınacak bilince sahip olamaz, ayetin ifadesiyle o kötülüğü "sarıp örter", kendi içinde besler. Dolayısıyla o kötülük, onu yutar.


Nefsin içindeki bu kötülüğün varlığını kabul edip ondan sakınmak, insana "felah"ı, yani kurtuluşu getirmektedir. Özgürlük ise, bu felahın ta kendisidir.
Çünkü insanı dış güçlerden çok daha büyük baskı altına alan asıl güç, nefsindeki söz konusu kötülüktür. Bu kötülük, insanı bencillik içinde boğar, kıskançlık verir. Sürekli bir güvensizlik ve gelecek korkusu aşılar. En kötüsü de, insanın, nefsindeki bu güç nedeniyle, sonu gelmeyen bir tutku ve hırs içinde boğuşmasıdır. Nefsin içindeki bu güç, insana sürekli daha fazla mal biriktirmesini, daha fazla para kazanmasını, daha fazla toplumsal statü elde etmesini emreder. Oysa bu tutkuların tatmin edilmesi mümkün değildir. Zengin olmak büyük bir tutkudur, ancak bu tatmin edildiğinde yeni tutkular gelecektir. Yaşanan, bir kısır döngüdür.


Kurtuluş bu döngüden kurtulmakla elde edilir. Kuran’da geçen ifadeyle "... Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır". (Haşr Suresi, 9)


İnsan bu tutkuların esiri olmaktan kurtulduğunda özgürleşir. Bu noktada, artık onun yaşamının amacı, söz konusu sonu gelmez tutkuları tatmin etmek değildir. Yaşamının amacı, artık yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır ki, insan zaten bunun için yaratılmıştır.


Gerçek özgürlük işte budur; Allah’a kul olmak ve böylece Allah’ın dışındaki herşeyden özgürleşmek. Bu nedenledir ki, Hz. İmran’ın karısı, Kuran’a geçmiş olan şu duayı etmiştir:


"Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen." (A’li İmran Suresi, 35)
Aynı nedenle, Hz. İbrahim babasına şöyle demiştir:
"Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?" (Meryem Suresi, 42)


Resullerin yaptıkları ise, insanları nefslerindeki tutkulardan ya da başka insanlara kul olmaktan kurtarmak ve yalnızca Allah’a kul olmaya davet etmektir. İnsanlar, yaratılış amaçlarına aykırı olan bu sapkınlıklardan kurtuldukça, özgürleşirler. İşte bu nedenledir ki, Kuran’da Resul, müminlerin "ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirlerini indiren" kişi olarak tarif edilmiştir. (Araf Suresi, 157)


Ve işte bu nedenledir ki, İslam, cahiliye toplumunun kuruntularının aksine, insanı baskı altına almaz, aksine özgürleştirir. Tebliğ yapılan kişiye bunun anlatılması oldukça önemlidir. Konu hem üstte anlattığımız "özgürlük tarifi" ile açıklanmalı, hem de dini "baskıcı" sanmasına neden olan hurafeler ve bid’atlar (dine sonradan girmiş yabancı unsurlar) konuşulan kişinin zihninden silinmelidir.


İslam özgürlükçü olduğuna göre, onun tebliğ edilmesinde de baskıcı bir yöntem kullanılmayacaktır. Resulullah’a Allah Kuran’da şu emri vermiştir: "Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı’ kullanacak değilsin." (Gaşiye Suresi, 21-22) Aynı konu, aşağıdaki ayetle de hükme bağlanır:


Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)


Tebliğ yapılan kişiye bu konu anlatılmalı ve ne İslam’ın kuralları ne de kendisiyle ilgilenen müminler tarafından hiçbir şekilde bir baskı ya da zorlama ile karşılaşmayacağı, bunun Kuran ahlakına aykırı olduğu ve Allah'ın razı olmadığı bir ahlak olacağı açıklanmalıdır. Böylece cahiliyenin oluşturduğu yersiz endişeler giderilir ve tebliğin önündeki engellerden biri daha kalkar.