ALLAH’IN MÜMİNLERİ İNKARCILARIN TUZAKLARINDAN KURTARMASI

İstisnasız tüm insanlık tarihi boyunca, tebliğ yapan mümin topluluklarına şiddetle karşılık verip, onlarla mücadeleye girişenler, hemen her zaman sayıca müminlerden çok olan ve toplumun önde gelenleri tarafından organize edilen inkarcı toplulukları olmuştur. Bu, Allah’ın sünnetidir ve Kuran’da bildirildiği gibi Allah’ın sünnetinde bir değişiklik olması mümkün değildir. Bu nedenle, Kuran ayetleri üzerinden düşünerek, müminlerle inkarcılar arasındaki mücadelenin aşamalarını ve Allah'ın bu mücadeleyi ne şekilde sonuçlandırdığını öğrenebiliriz.


Bir mümin, tebliğ yaptığı kişinin ya da kavmin kesin olarak islam olmayacağını anladıktan sonra, tebliğ faaliyetlerini durdurur. Bu durumda müminlere yapacak tek şey kalmaktadır, o da inkarcı toplumdan kopup ayrılmak. Bu aşamaya gelindiğinde Allah, müminlerle inkarcı kavmin arasını açacak, müminleri rahmetiyle onlardan ayırıp kurtaracak ve inkarcı kavme hakettiğini fazlasıyla verecektir: Allah’ın şiddetli azabı bir bir inkarcıları yakalayacak ve onları helak edecektir...


Allah’ın, resullerini zorba inkarcıların ellerinden nasıl kurtardığı bazı ayetlerde şöyle anlatılmıştır:


Bizim elçilerimiz İbrahim’e bir müjde ile geldikleri zaman, dediler ki: "Gerçek şu ki, biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldular. Dedi ki: "Onun içinde Lut da vardır." Dediler ki: "Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır." Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: "Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakkak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır." (Ankebut Suresi, 31-33)


Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Salih’i ve O’nunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı azabından kurtardık. Doğrusu senin Rabbin, güçlü olandır, aziz olandır. (Hud Suresi , 66)


Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları suda-boğduk. Çünkü onlar kör bir kavimdi. (Araf Suresi , 64)


Bu kurtarışın ardından, istisnasız tüm zorba inkarcılar helaka uğramışlardır:


Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Tevbe Suresi , 70)


Kuran’da anlatılan birçok kavmin helakı, günümüzde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda günışığına çıkarılmıştır. Böylece Kuran’daki ayetlerin dış dünyadaki tecellileri görülmüş ve ayetler "ibret olma" özelliklerini bir kez daha göstermişlerdir. Şimdi Kuran’da bahsedilen inkarcı kavimlere nasıl azapların geldiğini ayetlerin ışığında sıralayalım..


ALTI ÜSTÜNE GELEN LUT KAVMİ


 

Allah’ın elçisi Hz. Lut’u yalanlayan ve yeryüzünde ilk kez homoseksüelliği uygulayan sapık Lut kavmine verilen azap Kuran ayetlerine göre şöyle özetlenebilir:


Gökten iğrenç bir azap (yağmur sağnağı-taş yağdıran bir kasırga) gönderilmesi, gözlerinin silinip kör edilmesi, korkunç ve dayanılmaz çığlık, yurtlarının altının üstüne gelmesi, balçıktan pişirilmiş ve belli biçime sokulmuş ve damgalanmış taş yağması...

 

 

FİRAVUN’UN HELAKI


Hz. Musa’ya karşı mücadele eden Firavun ve avanesinin cezası ise şöyledir:
Firavun kavminin dünya hayatında arkasına lanet düşmesi, kıyamet gününde ise çirkinleştirilmiş olmaları, bahçelerden ve pınarlardan, hazinelerden ve soylu makamdan sürülüp çıkarılmaları, ordularının suda boğulmaları, yıllar yılı süren kuraklık ve ürün kıtlığı, iğrenç bir azabın başlarına çökmesi, ayrı ayrı ayetler olarak tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kılınması, yapmakta oldukları ve yükselttiklerinin (köşk ve saraylarının) yerle bir olması, azabın en kötüsünün kuşatıvermesi...


SEMUD KAVMİNE GELEN AZAB


Hz. Salih’i yalanlayan Semud kavminin cezası şöyledir:
Kavmin topluca yerle bir edilmesi, kırılıp geçirilmesi, yurtlarını da dümdüz edilmesi, enkaza dönüşmüş ıpıssız evlerinin hala ibret için ayakta durması, dayanılmaz bir ses sonucu dizüstü çökmüş olarak sabahlamaları, dayanılmaz bir sarsıntıya yakalanmaları, bir tek çığlıkta ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi olmaları, bakıp dururlarken yıldırımın çarpıp-yakalaması...


NUH TUFANI



Hz. Nuh’u yalanlayan ve onunla birlikte iman edenlere eziyet eden sapkın kavim, korkunç bir tufan sonucunda suda boğulmuş, bundan önce de, Kuran’ın ifadesiyle, "korkunç çığlığın yakalaması sonucu bir süprüntü kılınmış"lardır.


 

AD KAVMİNİ YAKALAYAN ŞİDDETLİ AZAP


Şiddeti ağır bir azap, kavmin kökünün kurutulması ve yıkıma uğratılması.


MEDYEN KAVMİNE ÇARPAN DAYANILMAZ SES


Hz. Şuayb’a düşmanlık gösteren Medyen halkının cezası ise şudur:
Kavmin dayanılmaz bir ses tarafından sarılması ve zulmedenlerin kendi yurtlarında sanki hiç refah içinde yaşamamışlar gibi dizüstü çökmüş olarak sabahlamaları, dayanılmaz, amansız bir sarsıntı tutması, "gölgelik günün azabı"nın yakalaması.


Tüm bunlar, Allah’ı ve dini inkar etmiş toplumların başlarına gelmiş olan gerçek olaylardır. Böylece azaba uğramış ve yerle bir edilerek yıkılmış birçok medeniyetin kalıntıları, gelecek toplumlar için bir ibret olması açısından korunarak günümüze dek gelebilmiştir. Yeryüzünün çeşitli yerlerine dağılmış bu örnekler, müminlere Kuran’da "Gerçek şu ki, sizden önce nice sünnetler gelip-geçmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip-dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonuç nasıl oldu bir görün" (Al'i İmran Suresi , 137) ayetiyle hatırlatılır.


Dinin hükümlerini yerine getirmeyen, hatta getirmekte gevşek davranan herkes, Ad ya da Medyen kavminin başına gelenlerin bir benzerini yaşamaktan korkmalıdır.


RESULLERİN ALLAH'A OLAN GÜÇLÜ İMANLARI


Bir insanın kuvvetli bir imana sahip olup olmadığının birçok göstergesi vardır. Kişinin zorluk ve bolluk anlarında verdiği tepkiler bu göstergelerden birisi ve belki de en önemlisidir. Eğer kişi, güçlü bir imana sahipse, her ne olursa olsun olayları kontrol edenin Allah olduğunu,      Allah’ın müminler için her zaman bir hayır ve güzellik isteyeceğini biliyorsa bu kişinin tevekkülü de o derece güçlü olacaktır. Gerek zorluk anında, gerekse bolluk dönemlerinde davranışları Kuran ahlakından uzaklaşmayacaktır. Allah ile kurmuş olduğu güçlü ve yakın bağlantı sonucu, O’nun her an kendisiyle beraber olduğunu, tüm yapıp ettiklerini gördüğünü, kendisini desteklediğini bilecektir. Kuran’da örnek gösterilen salih müminlerin de bu vasıflara sahip ve Allah’a coşkulu bir sevgi, candan, samimi bir bağlantı ile bağlı olan resuller olduğunu görüyoruz.


Şimdi resullerin ve onların yolunu izleyen müminlerin Allah ile kurmuş oldukları sıcak bağlantıyı inceleyelim.


Zorluk anında gösterilen tevekkül


Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al'i İmran Suresi, 173)


Müminler arasında Allah’a en yakın, O’nunla bağlantısı en güçlü olanlar elbetteki Resullerdir. Zorluk anlarında gösterdikleri tevekkül bunun göstergelerinden biridir. Şuara Suresi'nin 61 ve 62. ayetlerinde Hz. Musa’nın, Firavun ordularıyla deniz arasında sıkıştığındaki tavrı buna güzel bir örnektir.

 

Yanındakiler korkuyla "yakalandık" derlerken, Hz. Musa: "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" der. İşte bu tevekküllü davranışın ve Allah’a olan tam güvenin karşılığı olarak da Allah bir mucize ile Hz. Musa ve yanındakileri denizden geçirerek kurtarmıştır.
Bir başka güzel örnek de Peygamberimizin iman edenlere örnek olan hayatındandır:


Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette    Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah O’na 'huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâra edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 40)


Dikkat edilecek husus, Resul’ün Allah’a tam tevekkül göstermesinden sonra kendisine huzur ve güvenlik duygusu indirilmesi ve görünmeyen ordularla ona yardım edilmesidir. Nitekim resuller yalnızca   Allah’a tevekkül ettiklerini ve içten O’na yönelip-döndüklerini, doğru olan yolları O’nun kendilerine gösterdiğini söylemişlerdir. Allah da "Sen, artık Allah’a tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin" (Neml Suresi , 79) şeklinde buyurarak resulleri kendisine tevekkül etmeye davet etmiştir. Başka bir ayette Allah peygamberimize şöyle söylemesini buyurur: "De ki: "Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve müminler yanlızca Allah’a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi , 51) Bu mertebede bir tevekkül, ancak Allah'a olan samimi bir iman ile mümkündür.


Zorluk anında gösterilmiş bir başka tevekkül örneği de Yusuf Suresinde anlatılır. 23. ayette Hz. Yusuf’un evinde kalmakta olduğu kadın ondan "murad almak" isteyince Hz. Yusuf Allah’a sığınmış, zindana atılma ve küçük düşürülme tehdidine rağmen kadının haram olan isteğini yerine getirmemiştir. 33. ayette Hz. Yusuf’un verdiği cevap, resullerin Allah’a olan yakınlığına güzel bir delildir:


(Yusuf) dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum."


Resullerin önemli bir vasıfları, hareketleriyle çevrelerine ve tüm insanlara örnek olmaları, hal vermeleridir.. Gerektiğinde son derece kararlı, sert ve tavizsiz, gerektiğinde de sevgi ve şefkat dolu bir tavır sergilerler. Böylece onlarla aynı ortamı paylaşan insanlar da bu tavır ve davranışlardan etkilenirler. Nitekim Firavun karşısında son derece güçlü ve kararlı davranan Hz. Musa da büyücülere hal vermiş, böylelikle büyücüler iman ettikten sonra kendilerine işkence ve ölüm tehditleri savuran Firavun'a "Hiç zararı yok, çünkü biz gerçekten Rabbimize dönücüleriz" (Şuara Suresi , 50) diyebilmişlerdir. 
Hz. Eyyüb de, şiddetli hastalık anında Allah’a samimi bir duada bulunmuş, Allah da bunun karşılığında ona iyileşme yolunu göstermiştir:


Kulumuz Eyyub’u da hatırla. Hani O: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azap dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti. "Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su, diye vahyettik). (Sad Suresi , 41-42)


Tüm resuller kavimlerinin kendilerini yalanladığı, öldürmeye ve sürüp çıkarmaya çalıştığı zamanlarda Allah’a samimi dua ederek yardım istemişlerdir. Ancak elbette ki, resullerin Allah ile yakın bağlantıları 'zorluk anlarıyla’ kısıtlı değildir. Onlar, tüm müminlere en güzel örnek olarak, hayatlarının her anında Allah ile sıcak bir temasa, yakın bir diyaloğa sahiptirler. Örneğin Hz. Süleyman, kendisine sunulan yağız atları severken "...gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim..." (Sad Suresi , 32) der. Kafirler için "dünya hayatının çekici süsü" olan ve onların azgınlığını artıran nimetler, Hz. Süleyman’ın Allah’a olan yakınlığını arttırmaktadır.


Hz. Süleyman’ın aşağıdaki duası ise tüm müminler için samimiyet örneğidir:


...Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat. (Neml Suresi, 19)


Kuran’da karşımıza çıkan bunlara benzer birçok örnek, resullerin, ister zorluk anında isterse ferahlık ortamında Allah ile olan yakın bağlantılarının bozulmadığını, bu yakınlığın çevrelerine hal verecek kadar açık ve etkileyici olduğunu göstermektedir.


İHLAS SAHİBİ KULLARIN RUH HALLERİ


Gerek resuller gerekse onların etrafındaki müminler, her işlerinde Rablerine yönelip döndükleri ve samimi bir kalple O'na teslim oldukları için sürekli şevkli, heyecanlı ve çoşkulu bir ruh haline sahiptirler. Son derece derin, hikmetli, acizliğini bilen, ahirete yönelmiş bir ruh halidir bu. Bu ruh hali, herşeyin kontrolünün Allah’ta olduğunu bilmekten kaynaklanır. Hz. İbrahim’in Kuran’da bildirilen aşağıdaki sözleri, bu güzel hali göstermesi açısından önemlidir:


İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır, yalnızca Alemlerin Rabbi hariç.
Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O’dur.
Bana yediren ve içiren O’dur.
Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.
Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur.
Din (Ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur. (Şuara Suresi , 77-82)


Hz. Musa da, Rabbi karşısındaki acizliğini bilerek "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım" der. (Kasas Suresi , 24)


Hz. Yusuf da, salih birer mümin olan anne-babasını karşıladığında, onları bağrına basar, ardından da tahtına çıkartıp-oturtturur. Müminlere, özellikle de kendisini yetiştirmiş ailesine duyduğu bu şiddetli saygı, onun Allah’a olan yakınlığının bir tecellisidir.
Nitekim müminler de, her yaptıkları işte Rablerine yönelmeye, ihlas sahibi bir kul olmaya gayret ederler. Bunun için "...ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler..." (A’li İmran Suresi , 191)
Müminlerin Allah’a karşı samimiyetlerini daha iyi anlayabilmek için, onları "zıtlarıyla" karşılaştırmak iyi bir metod olabilir: Müminler ne kadar samimilerse, münafıklar da o kadar samimiyetsizdir. Örneğin münafıklar mücadeleden kaçabilmek için "evlerimiz açık", "hava çok sıcak", "güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte savaşa çıkardık" gibi sahte bahaneler ve özürler öne sürerler. Oysa müminler inkar edenlerle ilmi bir mücadele edebilmek için adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu durum, Tevbe Suresi 92. Ayette şöyle anlatılır.

Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
O müminler, samimiyetlerinden ve Allah'a olan güçlü imanlarından dolayı, Kuran okuduklarında "...çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler" (İsra Suresi, 107)
Allah onları "ilim sahipleri" olarak nitelendirmektedir. Bir başka ayette ise şu şekilde bildirilir:


"Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve (Kuran) onların huşu (saygı dolu korku)larını arttırıyor." (İsra Suresi, 109)


Nitekim Maide Suresi'nin 83. ayetinde de Allah "Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahidlerle birlikte yaz" şeklinde bildirilmektedir.


RESULLERİN DUALARINDAKİ SAMİMİYET


Gerek salih müminler, gerekse atalarının dinine uymuş insanlar, şirk koşanlar ve daha birçokları, birçok sebepten Allah’a dua eder. İnanmayanların duaları ya zorluk ve sıkıntı anlarında kurtuluş aramak için, ya da yaşadıkları dünya hayatında biraz daha mal-mülk, servet sahibi olabilmek içindir. Allah’ı sadece zorluk anlarında hatırlayanların örneği Kuran’da şöyle verilmiştir:


İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi , 12)


Sadece dünya hayatı için dua edenler ise şöyle geçer:

Kim ahiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur. (Şura Suresi , 20)


İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. (Bakara Suresi , 200)


Oysa resullerin ve müminlerin duaları, tamamen ahirete yönelik, kendi nefislerine pay çıkarmayan, acizliğini bilen ve samimi dualardır. Müminler öncelikle kıyamet günü küçük düşürülenlerden olmamak, o gün hesabını veremeyecekleri şeyleri yapmamak ve kendilerini sonsuz cehennem azabından kurtaracak amelleri kendilerine ilham etmesi için Allah’a dua ederler. Bunlar ahirete yönelik dualardır. Allah’tan istedikleri, günahlarının ve hatalarının bağışlanması, tevbelerinin kabul edilmesi, esirgenme ve rahmettir.


 

Hz.Adem şeytana uymakla yaptığı hatayı idrak edince, hemen    Allah’a şöyle dua eder: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (Araf Suresi , 23) Hz. Nuh ise, Allah’ın hükmüne itaat etmeyen oğlu için Allah’tan bağışlanma dilemiş, ancak Allah bunun yanlışlığını ona gösterince hemen dua etmiş ve "...Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum." (Hud Suresi , 47) demiştir. Bu ifadeler, tüm müminlere örnek teşkil eden, hatalarında israr etmeyen, son derece samimi ve acizliğinin farkında olan müminlere ait ifadelerdir.

 

 

Bir başka güzel örnek ise Kuran’da Rabbaniler (dinde derin bir kavrayışa sahip olanlar) ağzından duyurulmuştur:


Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. (A’li İmran Suresi , 147)


Resuller, Allah’a olan yakın dostlukları ve samimiyetlerinin açıkça hissedildiği diğer dualarında insanların diriltilecekleri gün küçük düşürülmemek, cehennem azabından korunmak, nimetlerle donatılmış cennetin mirasçılarından kılınmak ve hesap günü tüm müminlerin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar.


Ancak elbette ki resullerin duaları sadece ahiretten ibaret değildir. Onlar dünyada güzel bir yaşam, inkarcıların azaplandırılması ve inkar edenlerden kopup ayrılmak için de Rablerine dua ederler.
Hz. İbrahim’in kendisine dünyada da güzel bir yaşam vermesi için Allah’a etmiş olduğu samimi dua şöyledir:


Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti. (Bakara Suresi, 126)


Daha önce de değindiğimiz gibi, inkarcılar da Allah’a dua etmekte ve Allah onların duasına icabet etmektedir. Ancak onların duası sadece bu dünya hayatına yöneliktir, Allah’ın bunları yararlandırması da dünya hayatında da azap çekmeleri ve inkarlarına inkar katarken canlarının alınması içindir. Buna karşın, müminlerin dünya için ettikleri dualar dahi gerçekte ahirete yöneliktir. Yukarıdaki ayette Hz. İbrahim, içinde bulunduğu şehrin müminler için güvenlikli bir yer olması için  Allah’a dua etmektedir. Böylece müminler, burada yerleşip tebliğ faaliyetlerini sürdürebilecektir. Allah’a ve ahiret gününe inanmaları dolayısıyla da nimetlere kavuşacaklardır.


Hz. Nuh da, kavmine tebliğ yaparken Allah’tan bağışlanma dilemelerinin kendilerine kazandıracaklarını şöyle sayar:


"Bundan böyle" dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır. "(Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın." "Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin." (Nuh Suresi, 10-12)


Şüphesiz, Hz. Nuh’un kavmine Allah’ın nimetlerini sayması, onların şevkini ve Allah’a olan yakınlıklarını arttırmak, onları harekete geçirmek içindir.


ALLAH'IN ŞANINI YÜCELTMESİ


Ve de ki: "Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’adır." Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et. (İsra Suresi, 111)


Allah’la yakın ve sıcak bağlantı kurmanın getirdiği doğal bir hareket tarzı da, hiç şüphesiz O’nu çokça anmak, tesbih etmek ve yüceltmektir. Allah’ın kudretinin, herşeyi sarıp kuşattığının, kontrol ettiğinin bilincinde olan müminler, bu kudret karşısında saygı dolu bir korku duyarlar. Allah’ın azametinden ve ihtişamından kaynaklanan hayranlık dolu bir korkudur bu. Ve bu üstün güç karşısında acizliklerini bilirler ve O’nu, ayetin ifadesiyle "tekbir edebildikçe tekbir ederler".


Müminleri diğer insanlardan ayıran önemli bir özellik, her an      Allah’ı düşünmeleri ve O’nu anmalarıdır. Zaten Allah ile kurdukları yakın bağlantının kaynağı da budur. O’nu düşünürken kullandıkları bir ifade Kuran’da şöyle bildirilir: "Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al'i İmran Suresi, 191)


 

Ayetten de açıkça anlaşıldığı gibi, dünya üzerinde gerçek anlamda düşünüp akledebilen yegane kişiler olan müminler, tefekkürleri sonucunda Allah’ın yüceliğini ve gücünü hissedebilmektedirler. Bunun sonucu ise Allah’ın şanını yüceltmek ve O’nu tekbir etmektir. Nitekim, müminler dualarında da şöyle yakarırlar:


Rabbimiz, bizi inkar edenler için bir fitne (deneme konusu) kılma ve bizi bağışla Rabbimiz. Şüphesiz Sen, üstün ve güçlüsün, hüküm ve hikmet sahibisin. (Mümtehine Suresi, 5)


 

Aynı şekilde, Hz. Musa da Allah’ın ayetini gördüğünde "...Sen ne yücesin (Rabbim)..." (Araf Suresi, 143) demiş, Hz. İbrahim de kavmine tebliğ yaparken "...Rabbim ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır..." (En-Am Suresi, 80) diyerek öncelikli görevleri olan Allah’ın şanının yüceltilmesini doğal ve içlerinden gelen bir tavır olarak yapmışlardır. Benzer bir ifade, Hz. Şuayb’ın ağzından da şu şekilde tekrarlanmıştır:


Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah’a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik... (Araf Suresi, 89)


Kuran bize resullerin ve müminlerin Allah ile sıcak bağlantıda olduklarını, gösterdikleri tavırlardan, Allah’ı anmalarından ve O’nun şanını yüceltmelerinden kaynaklandığını duyurmuştur. Yukarıda verdiğimiz örneklerin dışında Kuran'da resullerin ve müminlerin Allah’a samimi hitaplarıyla ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Bunların bazılarını şöyle örnekleyebiliriz:


 

...Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir söz söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilmem. Gerçekten görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen’sin Sen. (Maide Suresi, 116)


Rabbim, bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum. (Hud Suresi, 47)


Rabbim, sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat. (Yusuf Suresi, 101)
Rabbimiz, şüphesiz sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. (İbrahim Suresi, 38)


Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35)


Peki Allah, resullerin ve müminlerin tüm bu samimiyetine ve içtenliğine nasıl karşılık verir? Aslında bu karşılığı tek bir cümlede özetlemek mümkündür: Allah’ın rızası, rahmeti ve cenneti... Sonunda Allah müminlerden razı olacak, onlar da O’ndan razı olacaklardır. Ve iyilik yapanların ve sabredenlerin karşılığı, kıyamet günü küçük düşürülmemeleri ve yaptıklarına karşılık olmak üzere mirasçı kılındıkları cennete sokulmaları olacaktır... Kendilerine hiçbir sıkıntı ve yorgunluk dokunmadan, diledikleri tüm nimetler arasında, gözlerinin lezzet aldığı ve nefislerinin arzu ettiği herşeyin içinde ebediyen kalacaklardır... İşte bu, korkup sakınanların mutlu sonu ve ebedi kurtuluşudur.